Ara 172011
 

Amak-ı Hayal Bölümler;

1.Bölüm    2.Bölüm   3.Bölüm   4.Bölüm    5.Bölüm    6. Bölüm    7. Bölüm     8. Bölüm    9. Bölüm    10. Bölüm   11. Bölüm    12. Bölüm    13. Bölüm    14. Bölüm     15.Bölüm 

LEYLÂ’lı MECNÛN
peçenin ardındaki güzel

Mecnûn hançeri kaldırır ve tam kalbine saplamak üzereyken durur.

“Hayır, Leylâ! İntihar etme” der.

Leylâ ve Mecnûn hakkında açıklama :

Leylâ ve Mecnûn Osmanlı divan şairi ve tasavvuf edebiyatı üstâdlarından Fuzuli tarafından yazılmış bir hikâyedir. Leylâ ve Mecnûn isimli şahıslar tamamen hayali kahramanlar olup tarihte yaşadıklarına dair hiçbir iz yoktur..

Fuzulî bu hikâyeyi beşerî aşk tarzında anlatmıştır. Fakat hikâyenin anlamının beşeri aşk ile uzaktan ve yakından hiçbir alâkası yoktur. Hikâye tamamen tasavvufi içeriklidir.

Leylâ; tasavvufî yolculuk olan seyr-i süluk (bilincin hakikate yükseliş aşamaları) ile ulaşılacak gâyenin sembolüdür. Mecnûn da nefsin (o gâyeye yükselen bilincin) sembolüdür.

Leylâ; gece, geceye ait, gecenin rengi gibi anlamları içeren bir isimdir. Tasavvufta gece, karanlık ve siyah kavramları Allah’ın zâtî yönüne işaret eden sembolik bir renktir. İnsan kalbinin ya da daha doğru bir ifade ile insan bilincinin AHADİYET (teklik) ilmini tanıyıp o ilme âşık olması olayı siyah renk ile anlatılır. Bunun da kaynağı; Hz. Muhammed a.s.’ın Mekke’yi fethettiği gün sancağının ve sarığının renginin siyah olmasıdır.

Zâhirde Mekke’yi fetheden Resulullah a.s. hakikatte Ahadiyet ilminin zirvesini fethetmiştir. Ahadiyet ilminin zirvesi ise a’ma (mutlak yokluk, mutlak teklik, mutlak karanlık) makamıdır. Aydınlıkta varlığın kesreti (çokluğu) görünür ama gece olunca ışıkta görülen tüm çokluk kalkar ve yerini sonsuz bütünlük olan tekillik kaplar.

Mecnûn kelimesi “göze ve bilince gizli olmak” anlamındaki kök harflerden gelmektedir. Cennet, cin, cinnet kavramları birbirine akraba sözcüklerdir. Cin “beş duyuya gizli varlık” anlamındadır. Cennet de yine “beş duyumuza gizli bir mekân” anlamını içerir.

Cinnet geçirmek; sebebi gözle görülemeyen bir olay nedeniyle akli kontrolü kaybetmek anlamındadır. Mecnûn ismi de hikayeye özgü olarak cinnet derecesinde tüm bilincini AHADİYET ilmine odaklamak ve o ilimden başka tüm varlıktan ilgiyi kesmek anlamlarını içerir.

“Mecnûn’un Leylâ’ya aşkı başlangıçta beşeri bir aşk idi sonradan Leylâ yerine Mevlâ’yı buldu ve aşk ilahi aşka dönüştü” gibi basit bir yorumu tamamen terk etmemiz gerekir. Leylâ ve Mecnûn hikayesi ilâhî aşkı da anlatmaz. Mecnûn; kendisini Ahad’dan ayrı bir varlık zanneden bilincin tekrar Leylâ’ya; yâni kendi Ahadiyetine dönüşünün hikâyesidir. İnsanın kendi hakikatini idrakidir. İnsan ve ismi Allah olan bir tanrının birbirini sevmesi değil Allah’dan gayrı varlığı olmayanın kendine olan aşkıdır. Allah’ın kendine olan aşkının hikâyesidir.

1- RAPORLU TABURCU

Manisa tımarhanesindeki çilemi doldurmuş ve annemin dilekçesiyle hastaneden taburcu edilmiştim. Çıkış belgemde “Yaptığı şeylerden ve düşündüğü şeyleri söylemesinden mes’ul değildir” yazıyordu.

Ben “her dilediğini sualsiz yapacak ve yaptığından asla sual olunmayacak” bir belgeye ulaşmıştım. Buna delilik mi, velîlilik mi denilir? Siz karar verin.

Cebimdeki belgeye göre her düşündüğümü kimseyi dikkate almadan ifade etmek özgürlüğüm de vardı. Yâni ben Râci olarak sanki evrende “tek” varlık imişim gibi her şeyi kendi kendime konuşabilirdim. Nasıl olsa ben’i ben’den başkası duyamayacaktı. . .

Başta anneciğim ve tüm tanıdıklar benim için üzülüyorlardı. Fakat onulmaz akıl hastalığına düşmüştüm, tedavi olunamazdım, çârem yoktu. Ben de, bana acıyan akıllı (?) akrabalarıma ve dostlarıma üzülüyordum. Onların da benim gibi hastalanması için dua ediyordum.

Aynalı Baba’yı da aramıyordum. Ben nerede isem o oraya geliyordu. Manisa’dan İstanbul’a dönmüştüm. Canım Aynalı ile buluşmak, ispirto ocağında demlenmiş bir fincan kahvesini içmek dilediğinde a’mak-ı hayalimde bir boyut açılıyor ve sadece ikimiz o âlemde buluşup keyif ediyorduk.

“Aynalı ve Aynalı Baba” boyutu dışımda bir varlık değil, düşünce dünyamda oluşturduğum sanal bir ortamdı. Ben Aynalı Baba idim ve aynı zamanda Râci idim. Kendi hakikat boyutlarından dilediğini oluşturma gizemine ermiş, duâ sırrını çözmüş bir Râci idim. Kendimle her an buluşan vahded idim. Kendimle her an buluşan kesret idim.

Püsküllü fesimi başıma taktım. İtalyan iskarpinlerimi giydim. Hâkim yaka beyaz gömleğimin üzerine saçaklı kırmızı ipek kuşağımı sardım. İspanyol paça pantolonum, üstünde yelekli ceketim, elimde bastonum ile İstanbul’un parke taşlı yollarını arşınlamaya hazırdım. Bıyıklarımın ucunu burdum ve Beyoğlu sırtlarına doğru yürümeye başladım.

Eski dostlarım için bu fiyakalı kılığım artık eski akıllı Râci’nin değil yeni deli (?) Râci’nin sembolüydü.

Unkapanı’ndan Tarlabaşı’na doğru çıkarken küçük bir bostan içinde yaşlı bir çınar ağacı vardı. Aynalı Baba’nın orada oturmuş beni bekliyor olmasını kafamda kurguladım. Neşeli adımlarla bostana girdiğimde ispirto ocağının ve Mısırçarşısı’nda satılan meşhur Hacı . . . kahvesinin kokusunu çoktan almıştım.

Aynalı Baba her zamanki haliyle tebessüm ederek “Hoş geldin nûrum” dedi ve hemen kahveleri iri fincanlara doldurdu. Beraberce çınar ağacına yaslandık kahvelerimizi içmeye başladık.

Çınarın arkasında eski piyano ve üzerinde ney öylece arazi üzerinde duruyordu. “Neyi anladım ama piyano oraya nasıl gelmişti?” diye düşünmedim. Belkıs’ın Tahtı’nı ne getirdiyse; piyanoyu, neyi ve hatta Aynalı Baba’yı da aynı güç getirmiş olmalıydı. Yâni Süleymân’da, Süleymân olarak zâhir olan Bâtın, şimdi de Râci olarak Zâhir idi ve aynı fiili tekrar ediyordu.

2- EMMÂRE NEFSİN, MÜLHİME NEFSE AŞKI

Aynalı Baba;

“Evlât bu gün biraz coşkunum. Sana ney çalayım” dedi ve üfürdükçe yerler gökler inlemeye başladı. Kendimden geçmişim.

Emel şehri beyinin oğluymuşum.

Annemin ve babamın bir tanesiydim. Oldukça gösterişliydim. Çok şık giyiniyordum. İpek atlas kıyafetlerle inci mercan süslü atımla dolaşmaya çıktığımda halk beni görünce; “Fetebârekellâhu Ahsen-ül hâlikin, var edicilerin en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir!” âyetini okuyarak bakarlardı. Genç kızlar benimle evlenmek için hayaller kurarlardı. Fakat kalbimde doldurulamaz bir boşluk hissediyordum. O boşluğun ne olduğunu da bilmiyordum. Hiçbir saltanat nimetinin ve dünya güzelinin aşkının ruhumdaki sonsuz girdabı doldurabileceğini zannetmiyordum.

Ne aradığını bilememek ve bulamamak derdi ile zamanla hastalandım, yatağa düştüm. Günden güne sararıp soluyordum. Derdime çâre olması için ülkenin her yerinden hekimler getirildi ama hiç birisi devâmı bulamadı.

Nihayet dağ başında yalnız yaşayan bir yaşlı âlim gelerek hastalığımı teşhis etti. Babama;

“Ey efendi! Oğlunuz seviyor. Aşk hastasıdır” dedi.

“Muhterem hocam kimi seviyor?”

“Hiç kimseyi. İşte aşkın en öldürücü şekli budur. Bu gencin bağrını yakan aşk mutlak aşktır. Yâni hiçbir şeye karşı olmayan ve hedefi bulunmayan bir aşktır. Bu aşka bir hedef bulmalı; ondan sonra aşkın ateşini, cana can katan kavuşma hâli ile söndürme yolunu düşünmeli. Böyle olmazsa ölümü muhakkaktır.”

Aileme göre iş basit olup sadece beğeneceğim bir kız bulmaktı. Oysa benim derdim dış dünyada değil iç dünyamda idi. Bilincimin emmare nefs boyutu her şeye doymuştu. Kendini beğeniyor, gücünün ve kuvvetinin sonsuz derecede artmasını ve Firavun gibi ölümsüz bir tanrı olmayı planlıyordu.

Emmâre nefsim aklımı ve ruhumu emrine almıştı. Aklım ve ruhum kölesi olmuş Emmâre için “Fetebârekeallâhu Ahsen-ül hâlikîn!” diyorlardı. Fakat Emmârem yaşamın sonlu, gençliğin geçici, şan ve şöhretin çökücü, saltanatın yok olucu olduğunu çok iyi biliyordu. Bunları nasıl tanrısallığa dönüştürebilirdi? Derdi buydu. Tanrı olmaya âşık olmuştu.

Ben de bu derdimi imansızlık, kâfirlik, dalâlet, sünneti seniyyeyi terk gibi şeriat suçlarıyla yargılanmamak ve dışlanmamak için açıkça söyleyemiyordum.

Bir gün sokaktan geçen adam şöyle bağırıyordu:

“Kapalı bir sandık satıyorum. İçinde ne olduğunu bilmiyorum. Alan da pişman olur, almayan da!”

İlk defa içimde bir merak duygusu uyanmıştı. Babam o gizemli sandığı hemen bin altına satın aldı. Sandığı kırmadan açmak bana büyük bir zevk vermiş, tam iki gün şifresini kırmak için çalışmıştım. Nihayet açıldı. İçinden Maksûd Şehri Padişâhı Sultan Kerâmet’in dünya güzeli kızı âyine-i Aşk Bânu Sultan’ın bir resmi ve bir yazı çıktı.

Bânû’nun resmi bu kadar güzel ise kendisi nasıldır diye merak ettim ve yazıyı okudum.

“Bu resmi gören herkes Bânû’ya âşık olur. Fakat ona âşık olmak ölüm demektir. Şimdiye kadar bin genç bu yolda ölmüştür. Kendini seven bu sevdadan vazgeçsin!”

Emmâre nefsim ölümsüz tanrı olunca yanına da ölümsüz bir tanrıça istiyordu. Emmâreden sonraki en esrârengiz nefs boyutu ‘mülhime’ idi. Mülhime kapalı bir hazine sandığı gibiydi. Ölümlü emmârenin aradığı ölümsüzlük suyu Âb-ı Hayât’ın formülü onda mıydı? Onda olduğuna inanarak bu sefer de ‘mülhime’ye âşık olarak sırlarını araştırma yolculuğu olan seyr-i süluka hazırlanıyordu.

Aileme Maksûd şehrine gidip Bânû’yu alıp geleceğimi söylediğimde çok şiddetli itiraz ile karşılaştım. Israrım sonucu iknâ oldular ve yola çıktım. Bir yıl süren yolculuktan sonra hedefe vardım. Beni sarayda konuk ederek hemen Bânû’nun huzuruna çıkardılar. Bânû beni beğendiğini itiraf ederek bana yazık olmaması için bu sevdadan vazgeçmememi ve evime dönmemi ısrar etti. Şöyle dedi:

“Ey Genç! Benimle evlenmen için suallerime doğru cevaplar vermen gerekir. Fakat şimdiye kadar kimse doğru cevabı veremediği için helak oldu. Sorularıma doğru cevabı bulabilenler ise zaten benimle evlenmeye ihtiyaç duymaz. Benden daha güzel olan ‘Güneş’ Sultan sevdasına yakalanırlar.”

Nefsi emmârenin kararları delikanlılık çağındaki duygusallığa mağlup olan gençler gibidir. Emmâre her şeyi bildiğini iddia eder. Fakat hatalarına levm ederek (pişman olarak) aynı hataları yinelemeden bir yol gösterici desteğiyle mülhime nefs boyutunda sırlar ilminin bahçesine adım atar. En kaygan zemin olan bu boyutta ayağı kaymazsa Mutmain Nefs’in hakikati ‘Güneş’ gibi doğar. Emmâre nefs artık aradığı aşkı kendi hakikati olarak Mutmain nefsde bulmuştur ve Mülhime’ye (Bânû’ya) tekrar dönemez.

“Hayır ey Bânû! Âlemde senden daha güzel bir varlığın olabileceğine inanmıyorum. Ben senin sevdandan vazgeçemem. Bana sorularını sor.”

“O halde günah benden gitti. Ya hem beni kaybedersin ya da hem kendini kaybedersin. Ya da Güneş Sultan’ın çekimine kapılarak yine beni kaybedersin. Her halükârda ikimizin sağlıklı olarak kavuşması ve bir arada durması imkânsızdır” dedi ve bir ah çekerek suallerini yöneltti;

“Bir;

elif mi noktadan, nokta mı eliften çıkmıştır?

İki;

bu ne vakit olmuştur?

Üç;

elifle noktanın aynı olduğunu canlı örnekle kanıtlayabilir misin?”

Bu suallaerin sonunda Bânû yüzündeki peçeyi kaldırdı. Ben o eşsiz güzellikteki yüzü görünce göz kamaştırıcı güzelliğine dayanamayarak “Allahu Ekber” feryadı ile düşüp bayıldım.

Yaratılışça saf ve temiz olan “nefs” bölgesel şartlanmalardan, toplumsal saplantılardan ve kişisel özelliklerden dolayı saflığını kaybeder. Hatalı ve kısıtlı bilgi ile donanmış anlamındaki “emmâre” nefs sıfatını alır. Emare nefs bilincini yaşayan birey içinde bulunduğu toplumun dinsel, mistik, tasavvufî ya da felsefî soyut konularına ilgi duyarsa “öz eleştiri/tefekkür” yapan anlamındaki “levvâme” nefs sıfatını alır. Levvâmenin kalıplarını kırıp evrensel düşünceye ilk adımını attığında şartlanmalarından öğrendiği tanrı düşüncesini yıkarak “Allah” gerçeğini çok genel hatlarıyla kavramaya başlar. İlk anda kendini ve tüm varlığı Allah’ın projeksiyonu gibi kavrar. Emmâre ve levvâmenin dar kalıplarına göre bu projeksiyon düşüncesi sonsuz sınırsız bir keşif gibi gelir. Hâlbuki Allah’ın projeksiyonu olmak hâlâ özünde tanrı inancını ve ikiliği barındırmaktadır. Buna rağmen sûfî’nin burada müthiş bir şekilde başı döner. Allah ile arasındaki perdelerden sadece birincisi kalkmıştır henüz. Daha sonsuz perdeler olmasına rağmen kalkan ilk perdede dahi sonsuz güzelliği tam seyrettiğini zanneder.

Bânû’nun yüzündeki peçeyi kaldırması Râci’nin ilk tasavvufi keşiflerinden birisinin sembolik anlatımıdır.

Gözümü açtığım zaman Aynalı Baba tebessümle konuşuyordu:

“Elif harfinin üstüne bir çizgi at ‘e’ olsun. Altına çizgi at ‘i’ olsun. Üstüne vav koy ‘û’ olsun. Elif nasıl oluyor da böyle kılık değiştiriyor? Elifi değiştiren çizgilerdir demek cevap değildir. Asıl cevap ise akıl tasını çatlatır. Hak her an başka bir tecellidedir desen herkes baş sallar ‘evet’ der. Ama Hak tecelli etmez kendisi olarak; sen , ben, o olur desen Hallac gibi başını kaptırırsın. Bu elif bâ meselesi de amma çetin şey! ‘Sen elif dersin hoca, mânâsı ne demek’ diyen Türkmen Yunus gibi burada susmak gerek”

Aynalı Baba neyini koynuna soktu. Piyanosunu tarlada bırakarak bostandan çıktı gitti. Aslında oradaki piyano bana göre vardı. Hatta sadece piyano değil; Aynalı Baba, neyi ve kahve takımı bana göre vardı. Normal insanların beş duyusu bunları algılayamıyordu. Ben de piyanoya ne olacak düşüncesinde olmadığım için Tarla başı mahallesinden Beyoğlu semtine doğru yoluma devam ettim.

Yorumlayan ve özetleyen:

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: