Oca 242013
 

imagesCAUEY2CCYaşama savaşı içinde caddelerden ayaklarına bulaşmış yorgunlukları bir kenara bırakıp, yüksek apartmanların en son katında ki yalnızlıklar kadar kapanık, ışıkları sönmüş, yalnızlığında rüzgarın homurdanmasına aldırmadan kapısı açılmayan bir evin içinde tek başına kalabilmeli.

Boş bir cüzdan kadar fakir, kevgir delikleri kadar da sızdırır olmalı kirpikler ! paketinde kalan son dal sigarayı içememe sabrı nasılsa, bir anlık da olsa kendine gecenin muhteşem Hitler’i diyebilmeli.

Kıyabilmeli içinde beslediği kendinden türemeyen soylara..ve ateş yakmalı bodur bir mum tepesinde..alışabilmeli küçük alevlerin nasıl da kocaman gölgelere dönüştüğüne.

… şöyle kıyısını köşeni arayıp, bulup bir şeyler çıkardığı ve onları güzelce kotarıp masaya yatırdığı / bazı akşamları..! olabilmeli insanın.

….pek aklı ermese de içinin kıvrılmış diz kapaklarına yaslanan yüzünü şamarlayıp, sonra da dönüp aynaya bakabilmeli !!

Benim de oldu böyle akşamlarım../ ben de geceyi bıçakladım ve ben de denize en az senin kadar yakınım..! ve biliyorum mavi özgürlüktür, okyanuslar kadar!

Sevdanın ve aşkın bir çiklet çiğneme süresi kadar olan anlamının da kapımı çaldığı işte o akşamlardan birindeyim..!..ilim öğrenmenin yolunun okumak, çalışmak, sabretmek, araştırmak olduğunu biliyorum artık.

Sevmenin de ilim olduğunu düşünüyorum..! baba veya anne olunca insan çocuğunun gözlerinde okuyor bu gerçeği.
En az onlar kadar güzel bakabilmeliyiz, onlar kadar yerimizden fırlayıp asılı kalabilmeliyiz bir gerdan da, sınıflandırmadan çoğul yaşayabilmektir sevda ve fenomen bir yapıda eğreti duran yalnızlık olmamalı…en az bir atın yelesi kadar dalgalanan, yine yeniden filizlenebilen bahar dalı olabilmeli.

Geriye bakabilme cesaretidir ileriyi görebilmenin bilgeliği. Geçmişimizde gördüğümüz ufak kırıntılar kadar geleceğimizdeki kocaman kayaları da görme yetisidir, yaşama dair, aşk ve sevdaya dair kelimeleri yan yana getirip şiirsel bir notanın koynunda uyuma gerçeği.

Aslında anlama isteğimize yaklaşan belirgin bir fırtınanın habercisidir, bildiklerimizin beynimizde yaptığı dar alandaki kısa paslaşmalar.Firara yeltenen asıl gerçeklerimizi bir kaçak olarak ortalıkta dolaştırmama baskısıdır duygularımıza uyguladığımız sıkı yönetim.

Korku, kör bir kurşunun değeceği yerin neresi olduğunu düşünmek değil, hangi namludan çıktığını öğrenebilmektir ve bu korkudan peydahlanan gerçek yanımızın isyanı, asileşmesi, bedenimize hükmedercesine aleni yangınlar çıkarması, el ayak titremelerinin baş edebileceği tepkimeler değildir.

Yanlış görüntüler oturmuş olabilir retinamıza. Pusulasız gemileri kıvrılan bir rotadan sakin limanlara yanaştırmak, dalga sırtında ne kadar sürüklendiğinizi hesaplamaktan geçer.

Akıntılara karşı kürek çekmek ise karaya oturacağız zamanı geciktiren boş bir uğraştır. Hayatın her karesinde olduğu gibi, rüzgarı iyi kullanma sadece yel değirmenlerini döndürmeye yaramıyor. Bazen saçlarınıza da hak ettiği onuru yaşatmalısınız.

Yaşamın içinde saklı giz, sabun köpüklerinde dans eden ışık huzmeleri kadar canlı ve bir o kadar da kısa sürelidir. Bundan alacağınız tat, yanaştığınız limanda ayağınızı atar atmaz elinizi tutan bir ikinci elin sıcaklığını hissettiğiniz süreye denktir.
Asıl meziyet, o limandan kimlerin geçip gittiğini sorgulamak değil, o an kimin elini tuttuğunuzdur. Hayat artı ve eksilerin amansız savaşıdır!!

Bazı akşamları olmalı insanın!!

Gün dudaklarını devirmeden geceye, minarelerden duyulan notalı sözleri insan yanına söylediği şarkılara aliterasyon yaparak, var olma sebebini ve var olmasının sırtına yüklediği sorululukları, yaratılış gerçeğine ters düşen aynalardaki görüntüleri, sevme ile imanın aslında aynı şey olduğunu, maddesel inançların insanoğlunu sürüklediği boşluğu ve tamahkar dürtülerin utanç verici aldatışlara yazdığı senaryoları düşünebilmeli.

Ancak seven bir insanın itikadının belli bir anlamla örtüşebileceğini, sevilenin ise sadece nasiplenebileceğini benimsemeli.
Böylece yılların pırasa yaprağına benzemediğini anlayabilir, yaşamla olan kavgamızda orta yol bulabilir, akşamların sadece uyumak için olmadığı gerçeğini de kavramış oluruz….zamanın kalbinin bizden daha hızlı attığını unutmadan ama!!!

Sorgulayıcı yanımızı her alanda kullanmak yaşamı anlamlı kılan en doğal davranıştır. Tek taraflı bir bencilliğe düşmeden kendimizi de sorgulama, davranış kritiğimizi kontrol altında tutmanın sağlamasıdır.

Evindeki çiçeklere su verip bahçeye çöp atmak / elde edebildiklerimizi sevme anlamına gelen hayli egoist ve kendiyle barışık olmayan insanların yapabileceği basit hatalardan biridir.
Unutmayın ki pişmanlıklarda bu basit hataların toplamını oluşturan şeceredir.

İnsan ömrünün tamamı yüreğindeki kalıba dökülmüştür. Yüzünüzdeki tebessüm, bakışlarınızdaki şefkat, acıma, merhamet ve sevebilme hislerinin beslendiği en önemli nehir yüreğinizdir.

Damarlarınıza pompalanan kanda ki asil yaratılış genleri, beyninize düşünce, kulaklarınıza duyma, bilincinize anlama, burnunuza algılama, gözlerinize görme, ellerinize dokunma yetisi aşılar.

Çocuğunuza sarıldığınızda kendi kokunuzu ve sevdiğinize sarıldığınızda da aynı kokuyu duyuyorsanız, ne kadar büyük bir hazla içinize çekiyorsanız işte o kadar insansınız.

İnsan ömründeki duraklar bir otobüs yolculuğundaki molalara benzemez. Her yolcu her molada daha dingin çıkarken yolculuğa, her insan her durakta daha yorgundur.
Bu yorgunluğun adını ne koyarsanız koyun ama asla bir başka durakta bekleyene yüklenecek sorumluluk değildir…veya hayıflanacak, umutla yol bekleyen özlemin, hasretin, gözlerine çekilecek bir perde hiç değildir.

Sevmenin bütün bir hayatı temsil ettiği yolda, ardımızda bıraktığımız duraklara takılmadan bir sonra ki durağa zamanında yetişebilme maratonudur hayat…ki finali meçhul, belki hemen, belki yarın, belki de hiç!!

Yani her yorgun düştüğümüzde ‘’boş ver’’ kelimesini umarsızca savurduğumuz, kendimizden kaçış yöntemi kadar da boş değildir hayat../ iki ayak üstünde duran, düşünebilen, anlayan, anlatan, yorumlayan, sorgulayan, gören yaratıklar için, kendi ‘’boş’’ luğunu ortaya döken talihsiz bir söylemdir aslında!!

Yaşam ve gerçekler boş değil, boş olan bu söylemi diline yakıştıran beyinlerdir !! her dilde, dinde, renkte ve her alanda hayat, başaracağım diyenlerin yanında, ‘’ama’’ ve ‘’acaba’’ ikilemleriyle boğuşanların çok uzağındadır.

Onurlu yaşamak ve bu yaşamın içine asil bir tek sevda sığdırmak, beyaz gelinliğe bağlanmış kırmızı kuşağın manasına denktir.

İnsan döşüne inen her yumruk kalbin daha hızlı atmasını sağlar../ o zaman durmak niye..kalp atışlarımıza ayak uydurmak koşmamız gerektiğinin bir işareti değil midir?

Unutmayın yürüyen hiçbir yarışı kazanamaz!! Mutlaka bir koşan vardır!

L. Saral.

 Posted by at 14:26

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: