Şub 172014
 

imagesCADRO49R
Yağmurlu bir akşamüzeri İngiliz taşrasının derinliklerinde, “Aşk bir yana, şu karşıki yoldan kim çıkıp gelsin isterdin şu anda?” diye sorar Lytton Strachey, yazar Virginia Woolf’un kızkardeşinin kocası Clive Bell’e.

Onun bir an tereddüt ettiğini görünce de kendi cevaplar sorusunu: “Virginia elbette…”

Hayatın dalgınlığına rastlayan, zamanla ve mekanla olan bağlarınızın kaybolduğu böyle nadir anlardan birinde, bütün hücrelerinizin huzurla dolduğunu hissederken, aşk bir yana, siz kimin gelmesini istersiniz?

Ya da tam aksine iyice bunaldığınızda kim olmalı yanınızda?

Mesela, sıcak, sıkıntılı ve yağmurlu bir pazar öğleden sonrasında, bedeninizin derinlerinden gelen yorgunluk, ağır bir umutsuzluğa dönüşürken, kim yabancılığınızı geçici olarak da olsa üzerinizden atmanızı sağlayabilir?

Aşk bir yana, kim çıkıp gelse, rastgele bir doğallıkla dağıtabilir karanlığınızı? Kim usulca üfleyebilir bulutlarınıza ve tatlı bir esinti getirebilir hayatınıza?

Bir Virginia’nız var mı sizin de?

En küçük kararların bile büyük acılar verebileceği anlar vardır. Kim böyle anlarda sizin yerinize tartmak ister adımlarınızı? Kim sizin adınıza inceden inceye düşünmek ister?

Yerin altı, depremlerini nasıl gizli gizli hazırlıyorsa, hayatınızın da size sezdirmeden hazırladığı depremler vardır, onları sizin adınıza hissedebilecek kadar duyarlı bir kimseniz var mı?

Kim, siz uyurken gördüğünüz kötü rüyaları ve kabusları sizden çekip almak isteyecek kadar fazla hisseder sizi?

Bazen olur ya, duygularınızın ıssızlığında kaybolmaktan korkarken, aşk bir yana kim çıkıp gelsin istersiniz?
Kimin arkadaşlığında, yorulmadan ve hiç incinmeden kurtarılacağınıza inanırsınız?

Bir Virginia’nız var mı sizin de?

Durağanlığın sessizliğinde dinlenirken kimi özlüyorsunuz en çok?

Dışarıda usul usul yağan bembeyaz karın, sıcak odanıza yansıyan huzurunda kiminle sohbet etmek istersiniz tembel tembel? Kiminle hiçbir anlamı olmayan konularda uzun uzun konuşmak yatıştırır sizi?

“Aşk bir yana, şu karşıki yoldan kim çıkıp gelsin isterdin şu anda?” diye sormuştu Lytton Strachey.

Bence, yağmurlu bir akşamüzeri, taşranın koyu yeşil derinliklerinin huzurunda böyle çıkıp gelmesi arzu edilen kişi -hayatınızdaki konumu ne olursa olsun- “aşk bir yana” değil, aşk’a dair biridir.

Ve böyle anlarda çıkıp gelmesini isteyeceğiniz bir Virginia’nız yoksa şayet hayatınızda, o zaman, sizin de birinin Virginia’sı olup olmadığınızı düşünmeniz gerekmez mi?

P. Barısda

Oca 222014
 

images[1]Ertelenmis sozler var dilimde
Burusmus bir kagidin icinde duygularim
Gecikilmis bir ask yazili koseye atilan kagitta
Hic bir sey icin gec degil belki
Belki simdi tam zamani
Birde yurek sozden anlasa
Hergun bir sonrasina ertelenir itiraflar
Bir kacis ki bu insani kendinden eder
Sorular doner beynimin icinde
Beynin icinde satir satir islenir duygular
Bir gun sonraya ertelenir hergun
Bir yapragin yere dususu gibi olabilsem
Agir agir suzulsem herseyin farkinda olarak
Bir selale gibi olsam
Coskunca dussem arzularimin yuregine
Korkularimi erteleyebilsem bir anligina
Hergun koskoca bir yasam ertelenir oysa
Sozcuklerin ucuna yukludur yasam
Kendimin kendimle savasi bu
Kendimle ertelenmis sozcuklerimin savasi
Korkularimizin esiri olmusuz
Ertelenmis bir yasam var sirtimizda
Ertelemis sevdalar yasariz
Ertelenmis dostluklar
Ertelenmis kendini buluslar
En cokta yuregimizdeki pariltilari erteleriz
Oysa sevmek daha kolay gozukur korkmaktan
Sevsek hesapsizca
Asik olsak ertelemeden yuregimizdekileri
Sozcukler aksa billur bir su gibi
Ertelemesek yasamimizi
Belki olacak ertelemesiz yasayislar
Bir umut isigi yanar yurekte
Umudu erteleriz bu sefer
Umudu erteleriz bir sonraki gune
Ertelenmis bir umudun sirtina yuklemisiz korkularimizi
Ertelenmis sozcuklere saklamisiz yuregimizi
Ertelenmis bir varolus yasariz

G.Satar

Oca 172014
 

imagesCA8IIXQ2Aşkı aramakla geçer ömürler; yada bulduğunu zannettiği aşkın sağlamasını yapmakla. Her işlem çözülürken zor, sağlaması yapılırken kolay gelir zihinlere. Gerçekten de zor mu? Kolay mı yoksa? Çözmeden bilinmez.

En başta, uzun ve karmaşık gibi görülen bir f(x) fonksiyonuyduk. Tabiat yasalarının tek sorulu sınavındaydık.

Soru 1 ve son:
f(x) fonksiyonunda, tam sayı sonucunu sağlayan x’in değerini bulunuz. Mümkünse bu tam sayı ‘bir’ olsun.

Çoktan seçmeli soruda ne de çok şık vardı. Bilinen yöntemlerle çözülemiyordu ve şıkları yerine yazıp sonucu aramaktan başka çıkar yol da yoktu. Sadeleştirme yapmayı denemeden sevgilileri yazdım x gördüğüm her yere.

Kiminde sonuç bire çok yaklaştı. Kiminde yanından bile geçmedi.
Hiçbir seferinde tam bir etmedi ki etseydi eğer, bugün peşinden koştuğum bir aşkım olurdu. Yaklaşık sonucu kabullenememektendir yalnızlığım.

Tabii ki ben de yerine yazılıyorum sevgililerimin fonksiyonlarındaki x veya y veya her ne bilinmeyense; bilindiğinde terk eden veya terk edilen. Ortada iki denklem var ve üç ihtimal. Denklemlerin ikisi birden tam sonuç verdiğinde mutlak aşk bulunmuş demektir.
Bu iyi ihtimal. Kötü olan, denklemlerin ikisinin birden yanlış sonuç vermesi; ama kötünün de kötüsü var ki o da denklemlerden sadece birinin doğru sonucu sağlaması.
Ah o zaman ne acılar çekilir ve ne yaralar açılır çözüme giden tüm hesaplamaların karalandığı yüreklere. Vazgeçmeyi bilmeyen gönüllerde, tükenmez kalemin keskin ucu, mürekkebi bitene dek kıvranır da artık yazmaz olduğunda daha bir bastırılır yeni bir kalem aramaktan kaçan üşengeç ellerin alışkanlığıyla. “Son bir hesap kalmıştı. Canım yanıyor ama onu da denemeden bırakmamalı”

Yaş kemale erince sağlama yapmayı denedim. Aman Tanrım! O da ne? O karmakarışık zannettiğimiz fonksiyon aptal bir bölme işleminden başka bir şey değilmiş. Sevgililer ise bol basamaklı birer sayı. Ne çok uğraştık oysa delikanlı çağlarımızda denklemlerle, bilinmeyenlerle, bilinip kabullenilmeyenlerle…

Ne çok zaman kaybettik toplasan yirmi yılı verimli çözüm çabalarıyla geçecek ömrümüzden. Şimdi ise, daha yapılması gereken bir yığın bölme işlemi varken, Tanrı’nın kronometresinin tıkırtılarıyla telaşlı, aceleden yanlışlar yapma riski altındayız.

Bölme işleminin günden güne daha bir zorlaşması, sabit olmayan sayılarımızın, yaşanmışlıklarla her gün bir basamak daha büyümesindendir. O halde yeni yetmelerin ‘bir’ olması mıdır işlemlerini kolaylaştıran? Bir bölü bir eşittir bir. Kolay aşk. Hayır bu değil tabii ki. Acemi aşklar, mutlak değer çizgilerinin arasında baskılanan sonuçlarının verdiği yaklaşık değere gösterilen rızadan doğuyor.

İlk yaklaşık tam sayıyı elde ettiğinde, heyecanla “Buldum!” diyor zavallı gönüller; ama er geç o mutlak değerden çıkan, çok basamaklı, tek virgüllü ve virgülden sonra bol haneli kesirli, küsurlu, kusurlu sayı batmaya başlıyor okumaya çalışıp okuyamayanlara.
Hele ki iş işten geçtiyse gerçek sonuç görüldüğünde, “Evlilik aşkı öldürüyor” bahanesinin ardına saklanılıyor. Oysa evlilik, o mutlak değer çizgilerinin olmaması gerektiğini ve aptalca bir cesaretle sonucun yanlarına çizildiğini, en çabuk tarafından gösteriyor o kadar.

Okurun “Yaklaşık değer elde edebilmek bu kadar kötü müdür?” dediğini duyar gibiyim. Tabii ki kötü değil. Yeter ki ‘bir’e yaklaşık olsun. Yoksa bol haneli sonuçlara gösterilen rıza boynumuza asılır olanca ağırlığıyla.
Boynumuzu , belimizi büken ağırlığıyla masanın üzerindeki sınav kâğıdına yaklaştırdığı gözlerimize, denklemde yerine yazmayı denemediğimiz diğer şıkları daha yakından göstermeye başlar. Hesaplamamak en iyisi. Başka şeyler düşünmeli.
Ya şeytana uyup hesaplarsak?

F.Murat Müftüler

 Posted by at 23:37
Ara 232013
 

imagesCAQWTKTIÖzlem duygusunu asla ehlileştiremezsiniz. Kontrol altına almak hiç mümkün değildir çünkü. Tıpkı yıldırım gibidir, sıcak ve soğuğun aniden çarpışması gibi, milyonlarca voltluk birikimiyle en yakıcı duygu olarak manyetize eder sizi.

Hep hazırlıksız yakalar insanı, bazen bir düşüncenin ortasında, bazen eski bir şarkının notaları arasında belirir ansızın. Bazen de nerelerden süzülüp geldiği belirsiz bir ‘koku’ taşır özlemi size. Çok uzaklardan gelen ve aceleyle yazılmış birkaç satırlık bir not da yeterli olabilir, gizlenmiş binlerce ‘an’ın şiddetli bir özleme dönüşmesine.

En sarsıcı olan da, birini özlerken, bütün kaybettiklerinizi birden özlemenizdir aslında. Öyle yoğun, yakıcı ve kapsayıcı bir duygudur ki özlem, dar bir alana sıkışıp kalamayacağını ve tek bir kişiyle yetinemeyeceğini hissettirir size. Bütün kayıplarınız, en fazla özlediğiniz kimse olarak çıkar karşınıza böylece.

Özlemi dindirmenin bilinen hiçbir çaresi yoktur, özlenene kavuşmaktan başka tabii. İnsan doğası, ara sıra da olsa, dayanabilmek için unutturmasa, özlemin ağır bir hastalığa dönüşebilmesi de mümkündür bence.

Birini özlerken, onun yokluğuyla birlikte varlığını da hissederiz aynı zamanda. Bu tuhaf çelişki daha da gerginleştirir bizi. Üzerimizde onun dokunuşları kalmıştır.

Yüzümüzde bakışları, zihnimizde uçuşan sözcükleri, ses tonunun katları kıvrımları arasındaki anlamlar hiç buğulanmaz.

Görüntüleri de, sesleri de, hep aynı tazelikte ve yakınlıkta koruruz, tekrar tekrar seyretmek ve dinlemek için. Böylece özlediğimiz kimsenin yokluğu, bir yandan da sürekli olarak varlığını taşır bize hep.

Hatırladığımız herkesi özlemeyiz ama, özlediklerimizle ilgili bütün ayrıntıları hatırlarız mutlaka. Onlarla ilgili birikmiş bütün ‘an’larımızı ve anılarımızı hatırlayarak tedavi etmeye çalışırız kendimizi.
İçlerinden en fazla ruhumuzu okşayanı seçer, tekrar tekrar ve sadece onu seyrederiz. Bu bazen işe yarar, bazen daha da marazi hale dönüştürür özlemi.

Bilinen en iyi yol budur yine de.

Tabii daha da iyisi, özleyeceğiniz kişinin yanınızda kalmasını sağlamaktır. Ama bu sadece size ve ona bağlı olmaz her zaman, bazen hayat da bunu yapmanıza izin vermez.

Özlem duygusunu asla ehlileştiremezsiniz. Hele özlediğiniz çok uzaklardaysa…
Çaresizlik, daha da çoğaltır özlemi. Bazen, -çok uzaklardan, bir başka kıtadan da olsa- gönderdiği mail’in satıraralarında, tanıdık şefkatini hissettirir size, yorgun sesini duyar gibi olursunuz ve onun uzaklardaki yalnızlığı içinizi yakar bu defa, ama yine de sakinleşirsiniz.
Siz sadece onu özlerken, uzaklarda olanın, birçok şeyi birden özlediğini ve yalnız olduğunu farkına varırsınız.

Kendi özleminizle sarsılırken, bunu gözden kaçırdığınızı anlarsınız.

Bu acı verir ama aynı zamanda da sakinleştirir sizi.

Özlemin eğitici etkinliği de budur işte!

P.Barısta

Kas 302013
 

imagesCAGGMYO0Kim bilir hangi kavramların ardına saklanır ‘tanımak’ı tanımlamak.. En az tanımak eyleminin hakkını teslim etmek kadar zordur hepsini bütünlemek çünkü nice duyguları türeten kimilerini öldüren geniş kapsamlı bir olgudur tanımak.

Karanlık bir yol gibidir bazı insanlar.
Uzaktan ürkütücü,caydırıcı, korkudan içinden geçmekten vazgeçip,sonunda seni bekleyenden uzak; uzaktan gereksiz,gereksizden kaçak,kaçmaktan ciddi,kaçınmaktan ibaret! Çoğu insanın bütünlüğünü kendisi oluşturur.

Az olmakla beraber bir kısımsa bütünlüğünü başkalarının bütünlüğüyle bütünleştirir. Karanlık yolları aydınlığa taşıyan kısımlara ancak böyleleri çıkarlar. İnsanları tanımak onları anlamaktan geçtiği zaman yalnızlığa çıkar;çoğu zaman mutsuzluğa ve umutsuzluğa devamında.
Yapılacak şeyse zor ama köklü değişikliktir: Birkaç sokak lambası;yolu görmeyi sağlayan, birkaç tabela;gittiğin yeri sezdiren,bitti gitti..bu çözüm yolu esrarengizliği koruduğu gibi uzağa yakın olmayı da sağlar.

Tanıdım demek sanki film izlemek.Oyuncular,yönetmen ve yapımda emeği geçen bütün ekip..Gerçek hayattaki yalanı görmek ,ayırt edebilmek ‘senaryoyu’ yaşantıda..

Gerçek tanıdım ‘tanımıştım ‘ biriktirmektir.Her hayal kırıklığı bir sonraki tanımayı hızlandıran bir kademedir. O duygudur ki daha yıkıcı bir türü daha yoktur; yıkıcılık anlamı insanın benliğine indirgenirse eğer.
İnsanın derinliklerindeki hesaplaşmada yenik düşmesidir. Üzüntü görevini üstlenen hisler fark etmezler ki işbirliğinde olduğu mantıkla yaratmışlardır yıkıcılığı. Yanıltırlar elbirliğiyle insanı. Birlikten kuvvet doğar hesabı başlarlar kişiyi istedikleri gibi şekillendirmeye.
Haz alırlar yarattıkları , bilmedikleri ‘o’ lardan. Artık bir noktaya varıldığında ikisinin ürünü olur kişiler, kişilikler .

Eğer doğru tarlada işlenenlerdense , hareketleri ekip , düşüncelerini biçer ve her seferinde aynı miktarda toplarlar. Ara sıra aksilikler olur ama ürün her mevsim turfandadır. İlk fırtınada uçar gider,dağılır, yağmurda çamur olup akarsa yollarından içinin ve zihninin savrulup giden topraktan sonra toparlanmak güç mü güç olur.
Sonra içinden taşar küçük sencil duygular,güvenler,insanlar. İşte karşında sert bir şimşek; ‘tanınmışlık’ koleksiyonuna çakmaya hazır bekliyordur.

Galiba zor olan tanıdığını zannetmek tanımaktan.
Aklın ve hislerinin yoldaşlığıyla uçsuz bucaksız yollara sapsan da, dönüp dolaşıp aynı yere varsan da, trafiğe kalsan da,bunalsan da vazgeçmeden sonuna kadar..yollar hep doğruya…çünkü tanımak anlamak , çünkü tanımak bilmektir.
Çünkü tanımak sabretmektir…

S.Hayal

 Posted by at 00:57
Eki 182013
 

imagesCAXD87V7Seçimi öylesine zor, öylesine iç acıtıcı bir soru ki…
Unutmak mı – Unutulmak mı?
Bırakıp gitmek mi – Geride kalan olmak mı?
Hangisi daha acı, hangisi kalbinizde onulmaz yaralar bırakıyor, hangisinde göz yaşlarınıza engel olamıyorsunuz? Hangisini kabullenmekde daha zorluk çekiyorsunuz?
Hiç düşündünüz mü? Ya da hayatınızda birebir hangisini seçmek zorunda bırakıldınız?

Lütfen dikkat!
Seçmek değil, seçmek zorunda bırakılmak; bir anlamda mecbur kalmak.

UNUTMAK; unutulabilmeyi denemek. Bu yoğun duyguyu kendi iç sancılarınızda yaşarsınız; çabalarınız bazen dümdüz bir duvara tırmanmaya benzer. Tırmanmak için delice bir çaba ve güç harcarsınız, ama her hareketinizde aşağıya daha çok kayar ve eski başlangıç noktanıza gelirsiniz.
Her yeni adımda içinizdeki karamsarlık daha da büyür, başaramayacağınıza olan inancınız ise artar. Dayanma sınırlarınız alabildiğine gerilir.

UNUTULMAK; bir anlamda yok sayılarak harcanmak. Çok mu acımasız bir tarif oldu? Ama kalbiniz öyle derinden yaralanmıştır ki…Sanki bir bıçak kalbinize saplanmış, sizin her hareketinizle hareket ederek derinlere daha derinlere işlemektedir.
Onu, sizi terk edip giden vefasızı her hatırladığınızda; karşılaştığınız ana, onun için yaptıklarınıza, harcadığınız zamana, verdiğiniz emeklere acırsınız. Her şeyinizi çekinmeden paylaştığınız kişi tarafından unutulmak o denli koyar ki size ve duygularınıza; en iyi ilacın aslında onu unutmak olduğunu bile unutuverirsiniz.

Unutmak, bir anlamda kendi seçiminiz, kendi iç sesinizdir. O nedenle mücadeleyi kendi içinizde kendi lehinize çevirmek daha kolaydır. ( Bu arada karşınızdaki kişinin unutulmak duygusu ile karşı karşıya geldiğini ve çok acı çektiğini düşünemezsiniz bile; çünkü odak noktanız kendinizsinizdir.)

Ama unutulmak bir anlamda yaptırımdır. Siz hala en güzel şekliyle yaşarken birdenbire sizden unutmanız istenir. Öyle ki sudan çıkmış balık gibi hissedersiniz kendinizi. Nefes almaya çalışır, bocalar her şeyin bittiğine inanırsınız. Tek kurtuluşunuzun suya tekrar geri dönmek olduğu ise aklınıza ne yazık ki en son gelir.

Unutmak zordur, kalbinize yer eden duyguları söküp atabilmek, hemde her şeyiyle…Unutulmak daha da zordur. Size karşı yapılmış bu hareketi içinize sindirmeniz, hazmedebilmeniz…kolay gelebilir mi size? Hemde tüm yaşananlara rağmen. Asla! Hak etmediğinizi söylersiniz kendinize defalarca. Bir anlam veremezsiniz olan bitene. Tüm cesaretinizle, gururunuzu bir yana bırakıp, ondan tek bir şans daha istersiniz unutulmamak adına.

Karşı cephede her şeyin bittiğini anlamak da öyle zorlanırsınız ki, bunun için belki de en acı sözleri işitmeniz gerekir yeniden. Kalbiniz daha bir parçalanır, o son umut kırıntısını da kaybettikten sonra. Her şeyden elinizi, eteğinizi çekersiniz.

Yaşam artık size öyle anlamsız gelir ki. Taa ki, iç sesinizle barışıp, unutmaya karar verene değin. Ondan sonrası yine zordur ama en azından artık hesaplaşmanız sadece kendinizledir.
Her ne olursa olsun, her iki duygunun da taşınması, kabullenilmesi oldukça ağırdır, acı verir ve bir bıçak gibi kesip atmadıkça huzura kavuşmanız olanaksız gibidir adeta; kurtuluşunuz sırasında çok darbe alıp, derinden yaralansanız ve kabuk bağlayan yerleriniz yeniden kanamaya başlasa bile.

Belgin Eryavuz.

Eyl 152013
 

imagesCAWDDHAWGitmelere dayanamıyorum…Yolcu etmelere…Vedalara…
Her gidenin, benden bir şeyler alıp gittiğini düşünüyorum…

Otobüs terminalleri, tren istasyonları, hava alanları inanılmaz hüzünler düşürüyor yüreğime… Canım acıyor; sallanan bir mendil, sarılan eller, akan gözyaşları gördükçe…

Oysa ne duyarsız biriydim ben bu konuda… O kavak yellerinin estiği, delişmen çağlarımda…

Alıp başımı gitmek isterdim bir yerlere… Bedenim gitmese, ruhum dolaşırdı diyar diyar. Olmadı, düşlerim kanatlanıp uçardı…

Bütün şehirler, bütün ülkeler benimdi sanki… Özgür olabilmem için, kendimi bulabilmem için gitmem gerekti…

Ve neredeyse, bugüne kadar yaşadığım ömrün yarısı gitmelerle geçti… Uğurlanan hep ben oldum… Ardından mendil sallanan, gözyaşı dökülen…
“Güle güle git, güle güle gel!..” denilen.

Annem, gitmeme yarım saat kala hazırlardı bir kova suyu ardımdan dökmek için… Onu kapının önüne koymadan içi rahat etmezdi…
Mutlaka ama mutlaka yerine getirilmesi gereken bir törendi bu O’nun için…
Son saniyesine kadar koşuşturur: “Bir şey unutmadın ya?.. Bak, paran bitmeye yakın bizi aramayı ihmal etme. Sonra zor durumda kalırsın…” diye sıkı sıkı tembih ederdi…
Babam da, annem de vedalaşırken boynuma sarılır, uzun uzun koklarlardı beni. Kokum ben gelinceye kadar hep burunlarında kalırdı…

Elimde yalnızca küçük bir valizim olsun isterdim her gidişlerde…Ama ne mümkün!.. Ağır ağır koliler taşıdım. Herbiri annemin kendi elleriyle hazırladığı ağır ağır koliler…
Neler yoktu ki içlerinde: Pastalar, börekler, reçeller, kuru yemişler, haberim olmadan alınmış giysiler, örülmüş kazaklar…

Oflaya puflaya, kıza kıza, söylene söylene taşırdım onları… Ne gerek vardı bütün bunlara… Hem ben başımın çaresine bakabilirdim!.. Artık bir yetişkindim… Düşünmesinler beni bu kadar, merak da etmesinler!..
Ama onlar vaz geçmediler… Ne öğrenciliğim süresince, ne işe başladığım zaman…Hep düşündüler, merak ettiler: Aç mıyım, açıkta mıyım, param var mı, sağlığım yerinde mi?

Gidişlerimde hüzne boğulan ev, dönüşlerimde şenlenirdi… Haber vermesem bile, annem geldiğimi anlardı. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama anlardı.

Bir gün bile kapıyı çaldırmadı bana… Hep pencerenin önünde beni beklerken buldum O’nu… Gelmiştim ya artık, en sevdiğim yemekler pişirilir, bir dediğim iki edilmezdi… Edilmezdi ama, bedenime bile dar gelen ruhum, doğduğum şehre sığmazdı bir süre sonra…

Gitmeyi özlerdim. Özgür olmayı. Kendimle baş başa kalmayı… Ve arkamda öylece bırakıp giderdim onları…
Bilirdim ki onlar hiçbir yere gitmeyecekler ve hep beni bekleyecekler… GİTMEK BENİM HAKKIMDI KALMAKSA ONLARIN…

Ama öyle olmadı!.. Ansızın sessizce, ardı sıra gittiler dönülmez bir yolculuğa… Haber bile vermediler bana!..
Bilsem uzun uzun koklamaz mıydım onları?… Dönüşleri gidişlerden çok özlemez miydim?… Bilemedim işte!..

GİTMELERE DAYANAMIYORUM ARTIK… YOLCU ETMELERE… VEDALARA… HER GİDENİN BENDEN BİR ŞEYLER ALIP GİTTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM…

Ahmet B.çulhacı

 Posted by at 21:31
Ağu 062013
 

images[1]Geceyarısı, karanlık bir bozkırda
Işıklar içinde akan bir tren kadar yalnızım
içinde onca insan, içinde dünya…
Soluk soluğa, demirden bir ırmağa mahkum
Ve bilmeyen sonsuzluk nedir,
Haklı olan kim bu kargaşada?
Ateş ve su, yaşam ve ölüm, irin ve şiir
Ucu bucağı olmayan bu çığlığın
Ortasında nasıl barışılabilir?
Anlamak isterim, hangi yasa
Bir beşikle bir darağacını
Aynı ağaçtan, ne adına varedebilir?

Sorular sormak için geldim şu dünyaya
Yasım acıların yasıdır
Boynumu üzgün bir çiçek gibi kırıp da
Yollara düştüğümde, başımda deniz köpüklerinden
Ya da sabah yellerinden bir taçla
Yürüdüğüme inanırdım – yanılırdım
Geceyi günle, acıyı sevinçle kardığım
Bu söylencenin bir yerinde durakladım
Ve anlatamadım, konuşamadım bir daha.

Acını ödünç ver bana, gözyaşlarını
Damarlarında uyuyan sevinci ödünç ver
Yitirdim çünkü onları da..
İlenmiyorum, el çırpmıyorum artık
Ne aklımda yaşadıklarım üstüne düşünceler
Ne de geleceğime dair bir tasa.
Gelirken çan çalmıyor yalnızlık
Bir adam, bir sokak, bir ev
Yüzle, gülüşler, susuşlar boyunca

Soruların vardı senin, ne çok soruların
Gözlerin dünyayı eleyip dururdu boyuna
Bir fısıltı gibi başladı sevgim
Çığlık oldu, kağıtlarda çiçek açtı sonra
Sonrası…Mutlu bile olduk bazı
Artık sen yadsısan da ne kadar
Ya da ben bilmiyorum mutluluk nedir
Anlatsın yollar, yollar, yollar…

Şimdi gece, soluğumu verdim içime
Az önce kağıtlara gül kuruları serptim
Dolaplardan kekik, nane kokuları çıkardım
Öylece serptim, seni yazacağım diye
Sen ki, deniz görmemiş bir deniz kızısın
Aklımın almadığı bir yerde, öylesin
Şimdi gece, iki kişilik bu yalnızlık
Bize artık yeter de artar bile…

Dünyanın ölümünü gördüm, suyun toprağın
En yakın dostlarımın birer birer
Vakitsiz açan çiçeklerin, vakitli doğan çocukların
Ölümünü gördüm, ama kimse
İnandıramaz beni öldüğüne sevgilerin!
Yaşam ki bir kum saatidir usulca akan
Dolan sevgilerimizdir biz boşaldıkca
Yaşımız biraz da sevgilerimizin akranıdır
Vereceğimiz tek şey budur dünyaya.

Şu dağılgan yüreğimi, şu köpüklere imrenen
Yüreğimi bir gün yollara atarsam
Bir gün bir nehir yataklarına dolarsam, korkarım
Suyumun çoğu senden yana akacak
Bütün sözcüklere adını ekleyeceğim
Güldeniz, Gülekmek, Gülyağmur, Gülsarap
Gülaşk, Gülsiir, Gülahmet, Gülerhan
Ey gül yaşamım, yitip giden düşlerim!

Gecelerdi, solgun – sessiz tüterdi yüzün
Yatağımda bir kımıltıydın, dilimde türkü
Uykusunda konuşurken sesini öptüğüm
Varmak için beyninin kıvrak dağ yollarına
Kokundu, bedenimi saran o ince buğu
Esintisinde usul usul yürüdüğüm
Ki değişmem yaseminlerle, portakal ağaçlarıyla..

Sanki bir kız yürürdü yollarda
Evimin sokağına girer, paspasa ayaklarını silerdi
Kapımı açardı gümüş bir anahtarla
Sanki hep gelirdi, sevişirdik bazı, konuşurduk
Tozlu kitapların yığıldığı odalarda
Kalırdı duvarlarda gülüşünden bir tini
Yatağımda bedeninden bir oyuk.

Benimse ellerim titrerdi, alnının aklığından
Saçlarına saçlarına doğru titrerdi
Şimdi kağıtların üstünde gidip gelen ellerim
Titremiyor artık , yolunu biliyor şimdi
Geceyarılarını çoktan geçti
Bu şiir bitmeyince varolmayacak ellerim
Ellerim uykusuz, ellerim geberesiye yalnız
Süzülüp alçalıyor karanlığa doğru.

Bütün yaşamım seninle geçiyor belleğimden
Seninle var ve seninle sürüp gidecek artık
Bir akdeniz kentinde limon koklayan
Ve hep ufkun ardına bakan çocuk
Acıyı buldu sonunda, kanayan bir gülden
Çaldı yüzünü bir yaşamlık
Geçer şimdi dumanlı bir kentin sokaklarından
Şaire çıkar adı – az buçuk kaçık.

Yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuyum ben
Oturup da şimdi aşk şiiri yazmam bundan
Gülsün köpek sürüsü, lime lime edip
Bu dizeleri, satsınlar haraç-mezat
Doğru, benden sonra da tufan kopmayacak
Ama haykıracağım laflarını tuzla kesip
Yitip giden bu aşkı, nefesim tükenene dek.

Beynime bir sarkaç gibi vuruyor sorular
Neresinde yanıldık biz bu yaşamın?
Hangi el bozdu büyüyü, hangi yazı
Acılara hüküm verdi, soldan sağa taşarak?
Kalbimde yıllardır kabuk bağladı yaralar
Ödüm kopuyor, bir gün hepsi birden kanamaya başlayacak diye
Yenilmeyeceğim, boyun eğmeyeceğim hiçbir şeye
Hep direnen bir yanım kalacak
Adımın soluk izi, acının seyir defterinde.

şimdi gece, bindokuzyüzseksenikiyle
Üçyüzaltmışbeşi çarp – oradayım işte
Yorgun değilim, umarsızım yalnızca
Geçmişle geleceğin öpüştüğü yerde bir nokta
Gibiyim ve çoktan dürüldü defterim
Uçurumlar üstünde uçuşur dizelerim
Onlara köprü olacak bir beden yoksa da..

Bu benim yalnızlığım, dalsızlığım benim
Kana kana içtiğim çeşmelerden susayarak ayrılmak
Titreyen bir ışık karanlıklarda
Onu kim görebilir, kim tanıyabilir?
Sonuda hep bir soruyla karşı karşıya kalmak
Boynumun borcu bu, ödenmedi yıllardır.

Her aşktan böyle bir şiir kaldı bende
Yaşamımın bir dilimini özetleyen
Unutuşun çiçekleri bunun için hiç açmıyor
Donuyor bir gülüş tek bir dizede
Yaşanmış yüzlerce anı, buruk bir özlem
Çivileniyor beynimin bir yerlerine
Geride -hayır- acılar filan da kalmıyor
Bir boşluk yalnızca, uçurumlara özenen.

Nefret ediyorum ve seviyorum seni
Girdiğin bütün kapıları açık bırak
Birazdan git diyebilirim çünkü..
Çağım yalnız bırakmıyor beni, ellerini
Tutuşumda, usulca öpüşümde dudağını
Çağım aramızda çekilen kanlı bir bayrak
Uzayan, akan bir irin yolu gibi.

Sözcükleri güden çobanları var kalbimin
Beynimin yaşamı saran kıskaçları
Bitsin dediğim yerde bunun için başlıyorum
Yitirdiğim her şeye dönüp de bakmam bundan
Sensin yalnızlığa uzanan yolların düğüm yeri
Ama şu anda içimde öyle çoğulsun ki
Böyle irkilmezdim dünyayı kucaklasam.

Çapraz yalnızlıklar astım göğsüme
Yollarda bir savaşçı gibi yürüdüğüm doğrudur
Gözlerle, dillerle kuşatılmış bir ülke
kalbimdir ona tek sınır
Susmayı bunun için severim bir çığlık gibi
Donup kalır sesim kendi göğünde
Onu ne anlayan, ne de duyan bulunur.

Yaşamım sonsuz bir hac yolculuğuna dönüşüyor burada
Kendi içimde ya da uzak yollarda
Bulduğum ve yitirdiğim bütün varlıklar
Bir mozayiğe biçim veriyorlar sessizce..
Bende dünyanın acısıyla sevinci öpüşüyor
Irmakların birleştiği o nokta benim
İtilip tekmelendiğim bütün kapılarda
Bana atılan her taş şimdi çiçek açıyor.

Bir gün anlarsın beni neden suskunum
Dünya içimde konuşurken böyle
Bedenimi aşıyor yorgunluğum
Karşında oturduğum masalardan dökülüp saçılıyor
Bu öyle bir çığlık ki, susuşlar kalıyor geride
Ondan öte her söz bir saçmalığı büyütüyor.

Adını çoktan unuttun yüzün aklımda
Ve bu şiiri neden sana adadığımı bilmiyorum
Ama her güzellik nasılsa kendi adını bulur
Bunun için ben Gül dedim sana..
Yine de bir çiçeğe bunca yağmur yağarsa
Kökleri toprağı saramaz olur
Üstüne titrediğim her şeyi yitirmeyi öğrendim çoktan

Söylenecek bir tek sözüm kalmazsa
Çizerim yüzünü kuşların kanatlarına
Her çırpınışta gökyüzüne dağılır
Yüzün, hücrelerine varana dek uçuşur.

Kağıtların aklığına aşkın tortusu çöküyor
Parklar, sokaklar, söylenmiş ya da söylenmemiş sözler

Yazdıkça biraz daha unutuyorum seni
Ve her yerde düş tacirleri, şiirseviciler
Bir şeyleri yorumlayıp duruyorlar aptalca
Büyüteçlerle inceliyorlar şu yitik ömrümüzü
Ben aşkın son hasatçısı, son peygamber
Gülünç, soyu tükenmiş bir varlığı oynuyorum boyuna.

Sana artık bir sığınak olsun bu şiir
Noterlere ver onaylasınlar – her hakkı saklıdır
Düşün, kalemimi sen tuttun yazarken
Yeni okula başlayan bir çocuğa yardım eder gibi
Öyle acemilikler yaptım ki ben
Hiç kalır bu şiir onların yanında ve
Nasıl ayaktayım diye şaşıyorum bazen.

Görüp göreceği son şey bu şiirdir dünyanın
Çığlığımdan arta kalan bunlar olacak
Aklımın son kırıntılarını da burada harcıyorum
Bundan böyle ibreler hep eskiye vuracak
Yakınmıyorum, yerinmiyorum hiçbir şeyle
Kalırsa odalarda unutulmuş birkaç şiir
Bir yeniyetmen in altını çizeceği dizeler benden
Senin adın nasılsa bir gün hepsini tamamlayacak…

Ahmet Erhan.

Ağu 032013
 

imagesCANBAMFNŞimdi sanal alemde, anonim (imzasız) yazarların mesajlarına yer veren internet sitelerinden bahsediliyor.
Kod adı kullanan bu yazarlar, diledikleri konularda ve diledikleri kimseler hakkında zincirlerinden boşanmış gibi içlerini döküyorlar.

Tabii gerçek kimlikleri gizlendiği için de hepsi birer cesur yürek.

Aslında bu tür platformlar, Batı toplumlarında yeni bir iletişim ortamı ve kanalı olarak inşa ediliyor. Bu tip yeni girişimlerin Batı uygarlıklarında sahip oldukları konsept, bize göre oldukça farklı.
Bütün bu yollarla yeni bir anonim güç/değer anlayışının da peşine düşülüyor aynı zamanda. Batı’nın, ‘sosyo-kültürel-etik’ ve eğitim birikimlerinin geldiği düzey, oto-sansür filtrelerinden geçebilen fikir ve kanaatler yaratabiliyor zaten.

Eleştirel değeri güçlü olan bu fikir ve kanaatler de, altında bir imza olmasa da, kendi raconu içinde, sağlıklı bir biçimde, topluma yayılabiliyor. ‘Anonim’in toplumsal gücü, ‘imza’nın gücünden çok daha değerli ve belirleyen olabiliyor çünkü.

Batı değerleri içinde, bireyin açık kimliği kadar, bireyin anonim kimliği de önemli. Kimi zaman ‘anonim kanaat önderliği’, ‘kanaat’in oluşturulmasında, toplumsal, kültürel ve hatta siyasal yeni değerlere de yol açabiliyor.

Bu durumun bir başka modeline de yakın dönemlere kadar Doğu uygarlıklarında -ki, aslında Batı’nın bu konudaki kaynağı da bizim coğrafyadan-, özellikle inanç sistemleriyle, edebiyat-sanat ve düşünce alanlarında rastlanmaktaydı.

Kendini ‘mahlas’la perdeleyerek sunan yazar-sanatçı ve düşünürlerin, gereksiz etkiler ve belirlemeler yaratmamak için açık kimliklerini gizlemeleri (yani imza koymadan kanaat belirtmeleri), aynı zamanda ince bir saygıyı da gösteriyordu.

Bugüne ve bize gelince: Ortada sürüp giden ve gittikçe tırmanan bireysel değer ölçümlerindeki radikal farklılıkların bir kaosa dönüşmesi, eğitimdeki dönemsel-siyasal zigzaglar ve yasak savmalar, hala devletin halkı teba olarak görmesi, bizdeki kulluk duygusunun devam etmesi; Batı-

Doğu kavram kargaşasına sahip olmamız ve bunun gibi durumlar sonucunda, bir anonim kanaat gücümüz olduğundan söz edebilir miyiz?
Bu yüzden de, objektif filtrelerden geçemeyen sübjektif değer yargılarımızı rastgele ortaya fırlatmadan önce, değerlendirme kapasitemizi bir kere daha gözden geçirmeliyiz.
Aksi halde, anonim mesajlarımız, ne karşımızdaki bireyi, ne de toplumu zenginleştirip, geliştirecek güçte ve kalitede olamaz.

İnternet alanının sağladığı yeni özgürlükler ortamında, fikirlerin ve yorumların serbestçe dolaşımına, “elime geçirmişken bir güzel benzeteyim” gibi fırsatçı bir yaklaşım göstermek yerine, bu yeni, evrensel ve teknolojik olanağı, önemli bir insani ve toplumsal yakınlaşma fırsatı olarak değerlendirmek gerekiyor bence.

Anonim yazarların katılımda bulunduğu bizdeki platformlarda egemen olan, yermekten ziyade, yok etmeye yönelik duygu tezahürü dikkat çekiyor.
Oysa Batı’daki egemen duygu dilinin, sırasında her türlü hezeyana da sahip olarak sadece yermeye yönelik olduğunu biliyoruz.

İşte aradaki fark da bu.

Düello ile pusu kurma arasındaki gelenek farkı gibi…

P. Barısda.

Tem 102013
 

imagesCAJWC03Zkoskoca yaşanmışlıklar
yalnız vesile oluyor hayatta
karşılaşmak için küçük yaşanmışlıklara

küçücük yaşanmışlıklar
insanın yazgısını etkiliyor farkındaysa
vesile olması için koskoca yaşanmışlara! ..

M. Ayar.