Tem 052013
 

imagesCA4AZSGCGeçen yılki “Kim 500 milyar ister” yarışmasında Fırat Zengin’e 250 milyarlık ödülü kaybettiren soru şuydu:

“ABD Başkanı Hayes’in 1877’de ‘Şaşırtıcı, ama kim niye kullansın ki’ dediği buluş nedir?”

Cevap; “telefon”du.

Bu soru vesilesiyle bir kez daha görmüş olduk ki, tarih dediğimiz şey, zannettiğimiz gibi yatağında uslu akan bir nehir değil, tersine, sayısız hatanın, yanlış değerlendirmenin, kadri bilinmemiş, gadre uğramış icadın, insanın, keşfin, fikrin, acımasızca gömüldüğü bir Gayya kuyusu…

Biz o kuyudan sadece şanslı olanların akıbetini biliyoruz.

Kimbilir Hayes gibi öngörüsüzlere çatan kaç mucit, kaç kaşif bugün mucizevi icatları ve keşifleriyle tarihin karanlık sayfalarında küskün yatıyor. ***

Telefonu ele alalım:

ABD Başkanı’nın “Kim niye kullansın ki” dediği cihazı Graham Bell, 1878’de İngiliz Kraliçesi’ne gösterdiğinde hemen Londra’da bir santral açma izni koparmıştı.

Aynı yıllarda bu yeni icat, İstanbul’a da getirilip Sultan Abdülhamid’e sunuldu. Abdülhamit Han, nazır odasıyla fabrika müdürünün makamı arasına kurulan hattan sesleri dinledi.

O da bunun “şaşırtıcı bir buluş” olduğunu kabul etti ama “Kim niye kullansın ki” demedi. Tersine “Hainler bu şebekeyi ihtilal şebekesi kurmak için kullanır” korkusuyla derhal yasaklanmasını emretti.

Bizde oldum olası güvenlik kaygısı, uygarlık çabasının önüne set çekmemiş midir?

Telefon ancak 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a girebilmiştir. ***

“Öngörüsüzlük tarihi”nden daha da ilginç örnekleri, Ülkü Tamer’den okumuştum:

Mesela Radio Telephone Company, 1913’te “radyo” diye bir cihaz aracılığıyla “insan sesinin kısa sürede Atlantik ötesine gönderileceği” vaadiyle hisse senedi satmaya başlayınca savcı, “Saçma sapan yalanlarla halkı kandırıyorlar” diye şirketi dolandırıcılıkla suçlamış ve kamu adına dava açmış.

Bu şirketin başında bulunan Lee De Forest, 1926’da televizyon için ne kehanette bulunmuş, biliyor musunuz:

“Televizyon sadece bir buluş olarak kalacaktır. Ticari açıdan en ufak bir önemi olmayacaktır. Bu konuda kafa yormaya değmez”.

Bilimkurgu yazarı H. G. Wells de 1901’de şöyle yazmış:

“En geniş hayal gücüne sahip olanlar bile denizaltının, mürettebatın boğulmasını sağlamaktan başka işe yaramayacağını kabul edecektir”.

Bu da ABD’li gökbilimci Simon Newcomb’un “uçak”la ilgili yorumu:

“Havada yolculuk, insanoğlunun hiçbir zaman baş edemeyeceği sorunlarla engellenmektedir. Bir tek insanı taşıyabilecek bir hava aracının yapılabilmesi, yeni bir metalin ya da yeni bir enerjinin bulunmasına bağlıdır. Bu sağlansa bile o hava aracı sadece sahibini taşıyabilir”. ***

1875 yılında Graham Bell tarafından kurulan telefon şirketi AT&T, geçen hafta 16 milyar dolara bir başka iletişim devi olan SBC’ye satıldı.

Türkiye’de ise Koç grubu, 1,6 milyar dolara Yapı Kredi’nin yüzde 57,4’lük hissesini satın alırken bankanın elindeki Turkcell hisselerinin akıbeti konuşuluyordu.

Öngörüsüzlüğü, tarihte kalmış bir insan zaafı sananlar için onun hala aramızda yaşadığını kanıtlayan güncel bir örnekle bitireyim:

Koç’lar cep telefonu işine girme teklifini reddederken ne demişti:

“Şaşırtıcı, ama kim niye kullansın ki…?”

C. Dündar.

Haz 232013
 

imagesCA3EL2M9İnsanlar da ülkelere benziyor
Sınırları var, yüzölçümleri
Yasaları var
Bayrakları, ilkeleri
Kimi dağlık bir arazidir.
Kimi kıraç
Kimi bereketli
Kimi dardır
Kimi engin gözalabildiğince….

Kiminin sınırlarından sıkı pasaport denetimiyle girilebilir.
Elini kolunu sallayarak girersin kiminden içeri
Sonuçta ne küçümse insanları kızım
Ne de önemse gereğinden çok
Ama anlamaya çalış
Nedir ve ne kadar genişleyebilir yüzölçümleri ….

A. Behramoğlu.

Haz 172013
 

imagesCA0DZVF4Yaşam dinamik ve geleceğe yönelik, sürekli devingendir.

Bugün dünden farklıyken, yarınlar da yaşadığımız günlerden farklı olacaktır kaçınılmaz olarak. Yarınlara ulaşma çabasındaki insanın bakış açısı, özellikleri ve uygulamaları da farklı olacakken; gelişmeler, değişikliklerle birlikte yaşamları yönlendirecektir.

Gelişme adına yarınlara hazırlanırken, planlama ve uygulamalar bireylerin tamamını kapsama alanına alarak genişleyebilmelidir.

Eğer bunu insandan başlayarak, insanlık olarak yapamazsak, gelecek tüm insanlığı kapsayamayacaktır.

Sorunlar ve koşulların gerektirdikleri arasından hangilerinin öncelikli ve zorunlu olduğunu belirlemek, çok da zor değildir.
İnsan ve insan adına yapılması gerekenlerin zorluk dereceleri, teorik olarak sıfıra yaklaştırılabilir. Bakış açılarından başlayabilir; amaç ve yapılacakları içeren bilgi-donanım-becerilerle bütünleştirilip, olmazsa olmaz insani özelliklerle tamamlanabilir.

Yapan ya da bozan, çevreyi kendince nedenlerle biçimlendiren canlı türü, insandır. Gezegenin efendisi insan… Akıllı ve düşünen, akıl ve düşünmeyle birlikte benzeri tamamlayıcı özellikleri, diğer yaşam örneklerine bırakmayan insan…

Yararcılığın tek yanlı, “ben” üzerinde hızla yükselen bakışı her geçen gün yayılmakta ve yaşamları alt-üst eden krizlerden krizlere sürüklemektedir, krizsiz yaşamayı amaçlayan insanlığı…

Yayılmacılık, ardına takılanların neredeyse geometrik olarak çoğalmasını, bu çoğalım da bazen sayısal üstünlüğün koşulsuz belirleyici olduğu yanılgısını öne çıkarmaktadır.
Sayısal üstünlüklere yüklenen koşulsuz belirleyicilik özelliği, amaçlara bağlı olarak tuhaf, hatta tuhaf ötesi uygulamalarla, sonuçlara neden olmaktadır.

İkinci bir dili bilmeyen uluslararası temsilcilerden, birkaç ilaç adı bilmekle doktor olduğunu zannedenlere kadar, hemen her meslek grubu ve uğraşıların arasında örneklerine sıklıkla rastlanmaktadır.

Bu rastlantılar giz değilken, belki ilgilenmeyip varlıklarını bilmeyenler(!) olabilir. Ancak örneklerin var olmadığı anlamına gelmez bu ilgisizlik ve bilgisizlik durumları.

Belki de varlıklarının bilinmesini ister “ben yaptım oldu” cümlesiyle; iz bırakmadan yok olup gitmek korkusunu kendisinden bile saklamaya çalışan, o çok bazı örnekler.

Böylece, kuşkusuz gezegenin en akıllı canlısının yolu bir olan aklı, yolunu şaşırır. Yolunu ararken ulaşabileceği her akılda arar yolunu…

Akıl yolunu arayıp öne, olması gerektiği yere çıkmaya çalışırken; akıllılar(!) çıkar öne, en öne. Ardına takılanların koşulsuz(!) itelemeleriyle yetinmeyip, yüreklendirmeleri arasında… Ki hemen her dönemin etkinlerini yüreklendirmeye çalışanların, çoğunlukla çıkarlarını korumaya ve olabildiğince çoğaltmaya çalışanlar olduğu da bilinen, ancak bilinmiyormuş gibileridir de aynı zamanda…

O akıllar, ısrarcı ve dayatmacı özellikleriyle doğru ve yanlıştan başlayarak, geniş anlamda yarınları gerektiği gibi planlayamayışların önündeki en büyük engeller olabilmektedir.

Örneğin yetersiz ve kısıtlı yaşam alanlarının art arda beton ve benzerleriyle plansız-programsız binalarla doldurulup otoparklara dönüştürülmesini; yalnız güncel hareketliliğini ölçü alarak gelişme olarak görmek, biçimle özü karıştırmaktır.

Otoparklarla benzerleri yeşil alanlara değil, insanların yaşam alanlarının ciğerlerine yapılıyor da demektir, aslında.

Ciğerleri olmayan insan için yaşamın anlamı nedir? O aşamada bu sorunun anlamı yokken, insan yaşamının doğrudan bağlı olduğu ciğerlerin insanlarca ve öyle pek de düşünülmeden art arda yok edilmesi, tam bir açmazdır.

Golf sahaları, oteller, oto parklar ve farklı amaçlar için binalarla insan uygarlığı için gerekenler, aynı kalmamak adına yapılacaktır elbette.

Sorun yapılmaları değil, yapıldıkları yerlerden başlayarak hangi amaçlar için ve nasıl yapıldıklarıdır, çoğunlukla.

Burada söz konusu olan çevre, genel olarak mavi rengin de yakınlarındaki, yeşil rengiyle öne çıkan alanlarla sınırlı da değildir. İnsan yaşamının bugünlere ulaşmasına izin verirken, gelecekte de var olabilmesi zorunlu olanların bütünüdür.

Yaşamın her alanındaki, yönetimden uygulamalara uzayan örneklerin çoğunluğu, düşünmeyip sorgulamadan ardına takılmaların “bana da ver, gerisini boş ver” çıkarcılığının haklılıktan uzak, amansız işbirliğidir.

Aynı kalmamanın, gelişme zorunluluğunun tek yanlı ve yönlü, dönüşsüz yolculuğudur.

Çok uzak olmayan gelecekteki bir gün, dünya kaynakları yaşamları karşılamada zorlanacaktır. Özellikle de kaynaklar ve nüfus dengelerinin örtüştürülemediği düşünülürse, gelecekte sıkıntılarımız daha da büyüyebilecektir.

Hoş bugün bile var olan kaynak ve olanaklar, insanlar arasında daha dengeli ve adil dağılmış, dağıtılmış olsaydı, yarınlarımıza daha iyimser ve insani bakabilecektik. Ancak ve ne yazık ki dünyanın kaynak ve olanakları, insanlar arasında dengeli ve adil dağılmamış, dağıtılmamıştır.

Daha önemlisi, etkin-yetkin olunca farklı olmayan çoğunlukların dengeler ve adil dağıtımlarla ilgilendiğini söylemek; en azından yaşadığımız günlerle yıllarda, özellikle de ülkemizde olanaklı değildir.

Bu durumda, kaçınılmaz olarak büyük evimiz gezegenimizin çok uzak olmayan gelecekte insanlık için yeterli olmayacağı söylenebilir.

İşte o günlerde, şimdiden yeni arayışların ardına düşenler, kendi kendinin sonunu getirmeyip, önleyemeyeceği bir felaketle karşılaşmadıkça; dünyanın da mikro bir parçası olduğu uzaya açılıp, yeni yerlerde yaşayabileceklerdir.

Araştırmalardan uzak, bilgi temelsiz ve bir anlamda yalnız biyolojik olarak yaşayanlar, onların arasında olamayacaktır.

Dahası, o günlerde artık zor yaşanılacağı düşünülen dünyadaki varlıklarını sürdürebilecekleri de kuşkuludur…

Kendisine yetenleri koruyup geliştiremezken, üretimleri unutup sürekli dışarı bağlı olmayı akıl zannedenlerin yaptıklarıyla yapmaya çalıştıkları, geri döndürülemeyecektir. Pişmanlık bile duyulamayacak ölçülerde hasarlara neden oldukları, o günlerde son kez görülüp, anlaşılabilecektir…

Söylenip-yazılması hoş olmayıp, duyulmak istenmeyen gerçekler görmeyi amaçlayan gözler önündeyken; belki insanlık tarihine onlar adına küçük bir not da düşülecektir: “Bir zamanlar yaşadılar…”

11 Kasım 2010, İstanbul
Ertuğrul Asım Öztürk

Haz 012013
 

imagesCARMCGN9Izdırabın sonu yok sanma , bu alemde geçer ,
Ömr-i fani gibidir , gün de geçer , dem de geçer ,
Gam karar eyliyemez hande-i hurrem de geçer ,
Devr-i şadi de geçer , gussa-i matem de geçer ,
Gece gündüz yok olur , an-ı dem adem de geçer ,

Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi ,
Çağlıyan göz yaşı mı , yoksa ki hicran seli mi ?

İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi ?
Çevrilir dest-i kaderle bu şu`unun filimi ,
Ney susar , mey dökülür , gulgule-i Cem de geçer ,

İbret aldın , okudunsa şu yaman dünyadan ,
Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan .
Niyyet-i hilkatı bul aşk-ı cihan aradan ,
Önü yokdan , sonu boktan , bu kuru da`vadan
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer .

Ne şeriat , ne tariykat , ne hakiykat , ne türe ,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre !
Ma`rifet mahkemesinde verilen hükme göre ,
Cennet iflas eder , efsane-i Adem de geçer .

Serseri Neyzen`in aşkınla kulak ver sözüne ,
Girmemiştir bu avalim , bu bedyi` gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
Pir olur sakiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne ,
Hak olur pir-i mugan , sohbet-i hemdem de geçer.

Neyzen Tevfik

May 242013
 

imagesCAH7133BBaşbakan Erdoğan, “Benim ifademde dindarlar, dinsizler diye bir ifade yok. Dindar bir gençlik yetiştirme var” demiş.

Tabii olabilir böyle bir niyet… Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm tarihi boyunca “Atatürkçü, laik nesiller” yetiştirilmek istendiği gibi… Sovyetler Birliği’nde dönemine göre “Leninist”, “Stalinist”, “ateist”, İran’da “kendini İslam devrimi için feda edecek nesiller” yetiştirilmek istendiği gibi…

12 Eylül darbecilerinin “boyun eğen”, “uysal yaratıklar” ya da MHP’nin “milliyetçi-ülkücü” nesiller yetiştirmek istediği gibi…

Yani gücü elinde bulunduranların, kendilerince “en doğru olan insan türünü” yetiştirmek üzere hayal kurmaları kaçınılmaz.

Ancak, toplumu kendi hayalindeki imaja tam anlamıyla uygun şekilde yetiştirmek pek mümkün değil. Bu hiçbir yerde tam olarak gerçekleşmedi; her yerde, her farklı uygulamada plana uymayan nesiller ortaya çıktı. Çünkü egemenlerin stratejisi ne olursa olsun, insanlar sadece yukarıdan verilen derslere bağımlı kalmazlar.

Belki güçleri oranında uyumlu görünebilirler ama bir insan sadece yukarıdakilerin politikalarına bağlı ve bağımlı kalmaz; tarihsel arka plan, kültürel kimlikler, sınıfsal aidiyet, hafıza, siyasal çatışmalar ve tabii ki gündelik hayatın karmaşıklığı plan-proje falan fazla dinlemez.

Sovyetler Birliği’nde uygulanan “ateist” politikaya rağmen, sistem çöktükten sonra, neredeyse ânında, o koskoca Sovyet dünyasının her köşesinde kilise ve camiler pıtrak gibi çıktı. Ya da neredeyse 90 yıldır, bitmez-tükenmez bir inatla, devletin bütün imkânları seferber edilerek Atatürkçü nesiller yetiştirilmeye çalışılmış olmasına rağmen, Türkiye’de çok güçlü bir İslamcı hareket çıktı, AKP gibi bir parti iktidara geldi; bütün milliyetçi tornalara rağmen, Kürt kimliği kazınamadı.

Hatta “sınıfsız, kaynaşmış kitleler yaratacağız” dedikçe, tam tersine, bol miktarda sınıflı ve de hatta birbiriyle değil kaynaşmak, birbirinden nefret eden kutuplaşmış kitleler yaratmayı da başardı Cumhuriyet’in sosyal mühendisleri…

Başbakan’ın “dindar bir gençlik” yetiştirmek istemesinde de benzer bir sorun var. Kendisinden öncekilerin açmazını o da taşıyor. En basitinden Türkiye’de çağdaşlaşmayı şiar edinmiş olan seçkin kadrolar, derslerini iyi çalışmadıkları için, girdikleri yolun, yani “modernleşme”nin sonuçlarından bihaber idiler. Onlar otoriter yöntemlerle “yeni bir toplum”, “yeni bir millet”, (aynı SSCB’de, Nazi Almanya’sında vb. olduğu gibi) “yeni bir insan” yaratacaklarını umarken, “aynılaşmayı”, “kaynaşmayı” değil, bizzat moderniteye içkin olan “farklılaşmayı” yarattılar.

Tabii, bu arada aslında onların günahlarını da almamak lazım; “toplumsal”ın ne demek olduğunu anlayacak donanıma ve zihniyete sahip değillerdi ve daha fazlasını anlamak için tarihsel ders birikimleri yoktu.

İşte Başbakan’ın “dindar” gençlik yetiştirmesi de zor görünüyor… Çünkü herşeyden önce, AKP yönetimindeki Türkiye, Davos’ta bile ders konusu olan, krizde olan ülkelerin gıptayla baktığı bir “kapitalist” ülke.

Her şeyin üretim-tüketim zincirine kilitlendiği, ne olursa olsun kâr elde etmenin, ekonomi ile güç elde etmenin, paranın en üstün değer olduğu, şehirleri baştan aşağı TOKİ ve bilumum “gücün sembolü” beton kulelerin kuşattığı, verimli arazilerin beton tarlalarına dönüştüğü bir Türkiye’de yaşıyoruz artık.

Giderek insan ve doğa dengesi altüst oluyor; akarsular ve diğer doğal kaynaklar artık “Allah’ın nimetleri” değil; onlar “tespih çeker gibi” Allah’ın adını zikretmiyorlar… Onlar HES patronlarının sadece “hammaddesi”.

Anadolu boşalıyor; insanlar Anadolu topraklarından kopup “çılgın şehir” ya da “kapitalist, modern cangıl” İstanbul’da “anonim” varlıklar haline dönüşüyor.

“Kentsel dönüşüm”e tâbi olmuş, “mahalle” olmaktan çoktan çıkmış “yeni yaşam alanları”ndaki gökdelenlerdeki modern, çekirdek ve de izole hayatlarda artık “cemaat” yok; komşuluk ilişkileri yok; Ramazan’larda bireysel vicdanları rahatlatır görünen dinsel hayır gösterileri var sadece…

Minarelerin boylarını geçen gökdelenler artık yeni sembolümüz: Manhattan’daki gibi… Yeni siluetlerimiz “geleneksel” lafını tarih kitaplarına gömüyor…

Artık “Ahilik” yok; artık “komşum siftah etmedi, git ondan al” diyen esnaf da yok…

Artık “üç çocuk yapın” dersini dinleyecek kimse de yok…

Avrupa’da Protestanlar kapitalizme hayat, dindarlığa son verdiler. Yani bizim protestanlaşmış kapitalist Müslümanlarımızla da dindar nesiller yetiştirmek çok zor artık… Geçmiş olsun…

Ya da bir “kimlik” olarak “dindar gençler” yetiştirmek tabii ki mümkün olabilir. Aynı ulus-devletin nimetlerinden yararlanmak üzere, “Atatürkçülük” nasıl geçer akçe olduysa, kapitalizmin nimetlerinden yararlanmak üzere de bir “etiket” olarak “dindarlığın” epey getirisi olabilir.

Ancak, iktidar olarak bir kimliği sosyal mühendislik projesi olarak kurmaya çalışanlar başkalarına da bu hakkı vermiş olurlar.

Ya da tabii, sadece belli bir anlayıştaki “dindarlığı” dayatarak,yada… “Eski”yle, farklı kültürlerle bağlarını koparmamış, modernizmin açtığı yaralara merhem olacak bir tevazu içeren bir “dinselliği”; toplumdaki farklı dinselliklere, inanç gruplarına eşit uzaklıkta duran bir laikliği ve demokrat zihniyeti “sunabilirsiniz”…

F. Kentel.

May 162013
 

imagesCAGXFGV9Oğlum, bu temenni neye benzer, bana bak:
Eşeklerin canı yükten yanar, aman derler,
Nedir bu çektiğimiz derd, çifte çifte semer!
Biriyle uğraşırken gelip çatar öbürü;
Gelir ki taş gibi hain, hem eskisinden iri.
Semerci usta geberseydi… değmeyin keyfe!

Evet, gebermelidir inkisar edin herife.
Zavallı usta göçer bir gün akibet, ancak,
Makamı öyle uzun boylu nerede boş kalacak?
Çırak mı, kalfa mı, kim varsa yaslanır köşeye;
Takım biçer durur artık gelen giden eşeğe.
Adam meğer acemiymiş, semerse hayli hüner;
Sırayla baytarı boylar zavallı merkepler.

Bütün o beller, omuzlar çürür çürür oyulur;
Sonunda her birinin sırtı yemyeşil et olur.
‘Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi.
Nasıl da kadrini vaktıyla bilemedik, tuhaf iş:
Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!

Nasihatım sana:’herzeyle iştigali bırak!
Adamlığın yolu neredeyse, bul da girmeye bak!
Adam mısın: ebediyyen cihanda hürsün gez;
Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.
Adam değil misin, oğlum, gönüllüsün semere
Küfür savurma boyun kestiğin semercilere.

M.Akif Ersoy.

May 132013
 

imagesCA0KWYA4Yapılan bir araştırmaya göre her 100 kişiden 1 kişi zeki, 32 kişi normal zekaya sahip ve geri kalan 67 kişinin zekası normalin altında…

O zeki 1 kişi olmasa normal zekaya sahip olanların bir kısmı zeki sayılacak ve normalin altında zekaya sahip olanların bir kısmı da normal zekaya sahip sayılacak. (Belki hepsi: O bir kişiyi yok etsen 32 kişi zeki konumuna geçer 67 kişi de normak zekalı.

Tabii toplum ortalaması düşük bir zeka seviyesinden bahsediyoruz.) Zeki insanlara olumsuz bakış buradan çıkıyor olabilir mi, diğerlerinin değerlerini düşürüyorlar?

Sonuçta başaran seni daha az başarılı ya da başarısız yapıyor. Çocukluğumuzda karşılaştığımız bir örneği düşünelim: 40 alıyorsunuz sınavdan. Ama hoca şöyle bir uygulama getiriyor: En yüksek nota göre değerlendirilecek tüm sınıf! En çalışkan/akıllı öğrenci ancak 80 alabildiği için onun notu 100 sayılacağından sizinki de 50 sayılıyor ve geçer not almış oluyorsunuz. Bir sonraki sınavda çalışkan/akıllı öğrenci daha çok çalışıyor ve 100 alıyor. Siz aynı notta sayıyorsunuz: 40. Neden geçer not alamadınız?

Çalışmadığınız için değil, asla öyle değil, “o inek” daha fazla çalıştığı için, sadece inek değil “kalleş” bir inek olduğu için!

İlk sınavda daha fazla mutlu öğrenci olacağı açık. Ama ikinci sınava göre standartların daha düşük olduğu unutulmamalı.

Zekayla ilgili konuya dönüp şöyle çıkarımlar yapalım mı: Zeki olan 1 kişi zeki olduğunu biliyordur mutlaka. 32 kişiden dörtte biri yani 8 kişi; 67 kişiden en az yarısı yani 34 kişi zeki olduğunu düşünüyor olmalı, toplam 42 kişi. Neden? Normal zekaya sahip olanlar hayatları boyunca gerçekten zeki birisine rastlayamayacakları (ve böylece kendilerinin aslında zeki değil de sadece normal zekalı olduklarını anlayamayacakları) için ve normalin altında zekaya sahip olanlar da o zeki kişiye rastlasalar da anlayamayacakları için.

42 artı 1… % 43: Yani insanların neredeyse yarısı zeki olduğunu düşünüyor ve bunların arasında sadece biri gerçekten zeki…

Geri kalanlardan yarısının da kendilerine zeki diyenlerin arasından en az birinin gerçekten zeki olduğuna inandığını düşünelim… Geri kalanlar 57 kişi. Yarısı 29 kişi. 42 kişi kendinin zeki olduğuna inanıyordu, 29 kişi de bu 42 kişiden birinin zeki olduğuna inanıyor. 42+29=71.

Bu toplamdan kendinin zeki olduğuna inanan ve tek haklı olan adamı çıkaralım. 71-1=70. Yani her 100 kişiden 70’i yanlış adama inanıyor…

Ama esas sorun şu her halde: Bu yazıyı okuyan her 100 kişiden 70’i, yanlış kişiye inanan o 70 kişiden biri değil de geri kalan 30 kişiden biri olduğunu düşünüyor. Hatta azımsanmayacak kadar büyük bir çoğunluk da o 30 kişiden 1?i olduğunu düşünüyor.

İki alıntıyla bitirmek istiyorum: “İnsanlar, başkalarını köleleştirmeyi, kendilerini özgürleştirmekten daha çok istiyorlar.” Ve “Dünyanın sorunu şu: Ahmaklar kendiden emin, zekiler kuşkuyla dolu.”

K. İzahcı..

May 042013
 

imagesCAWAQ2Y0Ben ayrılık şiirleri yazardım
Sen Nisan’dın
Dize dize yağardın
Bir şiir ötesi ölüm
Bir şiir ötesi yalnızlık
Ben ellerime saplanmıs kelimelerden mısra yapardım;
Sen Nisan’dın
En güzel gözlerinden yağardın..

Ben alışmısım kalemimle eşelemeyi
Çatlamıs kağıtları
Mısralar toprak kokar,sevdalarımı gömerdim
Sen Nisan’dın
Nerden yağsan oradan ağlardım
Bir kağıt ötesi karanlık
Bir kağıt ötesi intihar
Oysa ben tutuşmus kelimelere yanardım
Kağıtlarda is
Gözlerde sis
Mısra mısra toplardın
Küllenmiş bedenini
Sen Nisan’dın…

Gidiyorum artık
Alıyorum artık kendimi siirin sana bulaşmış mısralarından
Sen Nisan’dın;
Bir yağsan tekrar doğardım..
Bir rüya ötesi girdap
Bir rüya ötesi korku
Oysa ben saçlarından yürürdüm
Karanlığın koynuna..
Geceme yağsan çocuktum
Gözlerinde oynardım
Sen Nisan’dın..

Kapat gözlerini ey tanımadığım…

Ben üşüdükce sen yağardın;
Korkar,
Şiir yazardım;

Bir Nisan ötesi Aşk
Bir Nisan ötesi Şiir

Çünkü Sen;
Aylardan Nisan
Yüregime yağardın…

N.Nedja İvanic

May 042013
 

imagesCAADPCHEYağmur damlalarındaki hüznü özlediyse yürek, yağmur yağan yerlere mi gitmek lazım acaba..?
Evet, gitmekten bahsediyorum..Herkes bir yerlere gittiğine göre, gidilen yerlerde can alıcı, ilginç, matrah ve gönül fetheden bir şeyler olmalı..Herkes bir yerlere gittiğine göre, gidilen yerlerde deniz huzur, toprak hasret, şarkılar keyif kokuyor olmalı..Herkes bir yerlere gittiğine göre, gidilen yerlerde sevda baştan çıkarıcı olmalı..Herkes bir yerlere gittiğine göre, bunda bir iş olmalı..

Balonlar bile sabırsızlanıyor, sıyrılıyor ve kayıyorlar parmaklardan, gökyüzüne kavuşacağı için çıldırıyor.
bile bir yerlere gidiyorlar..bunda inceden bir ayar olmalı..Şarkılar gidenleri çağırıyor, şiirler gidene özlem yüklü,, romanlarda hasret var, içilen her kadehte gidene falsolu bir sitem var..Bu gidenler büyük insanlar olmalı, herkes onları çağırdığına göre..

Bu gidenler çok değerli olmalı, herkes onları özlediğine göre..Birisini görüyorsun, gel otur, diyorsun, gitmem lazım, diyor..Nereye? Sen de mi..?Sokaktan geçenler bile gidiyor..ben susuyorum, anlamıyorum, anlamsızlaşıyorum..Hani ortaya bir soru atıldığında (bu da garip oldu, soru atılmaz ki sunulur!), bir bilene soralım derler ya, biz de bir gidene soralım..Soralım bakalım nereye gider bu insanlar..Acaba bildik ve tanıdık bir yerlere mi..? Mutlaka öğrenmek lazım..

(Havai fişekler patladı biraz önce..Tüm şehir rengarenk oldu, denize renkler düştü. Gidenler
de bu harikalığı gördüler mi acaba..? Bak şimdi merak ettim çünkü inanılmazdı..)

Sahi, bir de gidenlerin arkasından dökülen göz yaşları var. Hem gidiyorlar, hem de ağlatıyorlar. Vay vay vay, olaya bak..İçtikçe içiyoruz, sarhoş oluyoruz, gitme tarzında çakır keyif mesajlar atıyoruz, neden yaptım ki oluyoruz sonra, gururumuzu sigara alırken herhalde bir yerde düşürdük, geri dönüp izlerimizde onu arıyoruz, isyan boğazımızda düğümlenip kalıyor, her çığlık atışımızda bir parçasını kusuyoruz..Gidenler dünyayı kurtaran adamlar olmalı, bizler sanırım bu yüzden kahroluyoruz..

Yok arkadaş, hal böyleyse benim de gitmem lazım. O zaman öğreneceğim orada mutluluk ve huzur var mı diye..Bu yüzden gitmem gerek..Kaldığım için boğuluyorum belki…kaldığım için sürekli sorunlar gelip, biz senin kardeşiniz, diyor belki..kaldığım için bu susuzluğum belki..olamaz mı ki..?

Evet, evet..mutlaka gitmem lazım, o zaman öğreneceğim bunları..( gideceksen git ama, fazla uzattın demeyin, anlatıyorum işte, bir dakka..) Evet gitmeliyim ama bunun adı kaçmak olmamalı..kaçarsam gitmiş olmam ki..Öyle bir gidişim olmalı ki; arkamdan gelmemeli acılar, beni takip etmemeli iki yüzlü gülüşler, dokunmak istediğinde bana ulaşamamalı yüreğe bulanmayan eller, sadece bedeniyle sevişen vücutlar izlerimi bulamamalı yani..
Öyle bir gidişim olmalı ki, ben bile anlamamalıyım nasıl gittiğimi, ben bile fark etmemeliyim..Gidişimin bir anlamı olmalı, bir hikayesi, bir mesajı..Kelimeler sıfatlaşmalı hatta somutlaşmalı…dokunabilmeliyim kelimelere, belki onlar da bana….

Gidişimin bir fragmanı olmalı, merak edilmeli, alt yazısız türkçe olmalı..Gidişimin oscar’a aday bir film müziği olmalı, ayakta alkışlanmalı, insanlar mest olmalı..Giderken sadece ben gitmeliyim, yardımcı oyuncular perde kapanırken arkada kalmalı..Gidişimin bir ağırlığı olmalı, başı dik olmalı, gururu adımlarında olmalı…Öylesine değil böylesine olmalı..
Sahibi olduğum ya da olmak zorunda kaldığım bütün aldanışlar ben giderken el sallamalı..gidişimin bir önemi olmalı yani, önemsenmeli..Bedeni bana uymayan, uzun boylu bütün vedalar, gitmemem için yalvarmalı ama ben duymamalıyım…Gidişimin bir derinliği olmalı, şnokerle dalınmalı ama havasız bırakmamalı..

Suskunluk adı altındaki bütün silahlar tutukluk yapmalı, hedefi bulamamalı ama panzerler çalışmalı..Gidişimin gürültülü bir yanı olmalı yani, rahatsızlık vermeli, uyku kaçırmalı, uyutmamalı..Hani nasıl bir anda gelen bir haber şaşırtır yüzlerimizi; gidişimin haberi flash olarak çıkmalı, son dakika haberi olmalı, şaşkınlık yaratmalı, kaygı uyandırmalı..Bu gidişin rengi mavi, mevsimi sonbahar olmalı..Yosun kokusu bulaşmalı izlerine, papatyalar gülümsemeli, yağmur inadına sevgiyle ıslatmalı yani..Gidişimin anlaşılır bir yanı olmamalı, anlaşılmamalı, gizem yaratmalı….anason kokan bir tadı olmalı, sodalı olmalı, birden çarpmamalı..

“Ben gidersem ruhum sen kal dünyada” diye söylüyor şarkısını Sibel Sezal..Ben gidersem ruhum da benimle gelmeli, yabancı bedenlerde öksüz yaşamamalı, yalnız olmamalı..Gidişim bir bütün olmalı anlıyor musunuz, yarım kalmamalı,ekmek arası hasret kokmamalı…Yürekten söylenmeli şarkılar, ruhum giderken dinginliği dans ederek yaşamalı..Gidişimin ritmik ve artistik bir konsepti olmalı..
-nereye gidiyorsun?
-bilmem..
-insan bilmediği bir yere gider mi..?
-bilmediğim için gidiyorum zaten, öğrenmek için..

Gidişimin koordinatları bilinmemeli, haritada görünmemeli, rakımı belli olmamalı..gidişim radara yakalanmamalı yani..Sizleri bilmem ama benim gidişimin yönetmene ve senariste ihtiyacı yok..gidişim kamerasız ve suflesiz olmalı..Alt tarafı gideceğim değil mi, ne çok şey istedim böyle…Eee benim gidişim kolay değil, bol ayrıntılı olmalı..Ayrıntılarda gizlidir asıl önemli olanlar…gidişimin önemli ve öngörülü bir yanı olmalı..

Neyse, hadi ben gittim artık..Sizlere oralarda neler olduğunu, gidenlere neden cazip geldiğini söylemek isterdim elbette ama her giden gibi benim de dönmeye niyetim yok. Şimdi, her zaman iç çekerek dinlediğim, ahlara ve vahlara sardığım ama söylemekten de her nedense garip bir zevk aldığım şarkı, dudaklarıma itinayla oturuyor..Hadi siz de bana eşlik edin, beraber söyliyelim:

bir çok giden / memnun ki yerinden
çok seneler geçti, çok seneler geçti / dönen yok seferinden

Dedim ya, gidişimin bir derinliği olmalı..bir gün sizlerin de gidebilmeniz dileğiyle… Sahi merak ettim şu an, sizin gidişiniz nasıl olmalı, neye benzemeli, hangi tatda olmalı ve nasıl bir fon üzerinde uyarlanmalı..? Yoksa siz bir yerlere gitmek istemediniz mi hiç..? Sahi siz neden kalıyorsunuz..? Yoksa mutlu musunuz..?….Cevaplarınız beni şaşırtabilir, duymadan uzaklaşayım bari, yoksa gidemeyebilirim…!!!!

Hadi ben gittim

Görüşmemek üzere..

P. Onay

Nis 252013
 

images[11]Tek tek insanların aptal olup olmadıkları, hangi durumda aptal sıfatına layık oldukları hakkında ve bunun ne kadar ölçülüp ölçülemeyeceği konusunda bir fikrim yok. Herhalde birtakım testlerle falan bir şeyler ölçülüyordur.
Ya da “Homer Simpson” geninin etkisiz hale getirilmesiyle aptallığın ortadan kalkabileceğini iddia eden bilimsel çalışmalar da ciddiyet içeriyor olabilir.

Ama oldukça “göreli” olan, hatta insanın biyolojik özellikleriyle ilgisi çok şüpheli olan, bireysel düzeyde “aptallık”tan ziyade sosyal grupların nasıl aptallaşabildikleri ve bunun bireylerin üzerinde de etkili olduğunu düşünmek bana daha anlamlı geliyor.

Yani tek tek insanların, beyinlerindeki ya da genel olarak biyolojilerindeki kimyasal birtakım süreçlerden ötürü “aptal” olduklarını düşünmek yerine, insanları, içinde yaşadıkları çevrelerin aptallaştırdıklarını düşünmek daha “akıllıca” geliyor. Yani insanlar aptal olmaz; sosyal gruplar ve toplumlar aptal olur, demek istiyorum.

Ve, hepimiz bir parça aptalız; pek akıllı olduğumuzu düşünürken özellikle… Ve özellikle birbirimize benzer olanlarla birlikteyken; kendimizi doğrulayacak birilerini bulduğumuz zaman; başkalarından koptuğumuz, onlardan korktuğumuz zaman…

Tarihte her dönemde, her türlü egemen yapının, devletin yaptığı da “uyum”, “rıza” ya da “biat” elde ederken, aslında “sosyal aptallık” halini tesis etmek ve yeniden üretmekten başka bir şey değil.

Kendilerini akıllı sanan birileri bir süreliğine bütün insanları sosyal olarak aptallaştırabiliyorlar. Çıkarlarını gizleyen “yarı-bilgilerle”, fakat daha da önemlisi bu yarı-bilgileri dayatabilecekleri kurumlara ve güce sahip oldukları için, örneğin tarihte olmuş olan olayları olmamış gibi, olmamış olayları da olmuş gibi sunabiliyorlar.

Hatta sosyal aptallık öyle bir şey ki, bir şeyden hiç bahsedilmediği zaman, o olayın “hiç olmamış” olduğuna bütün kalbinizle inanmanızı sağlıyor.

Sosyal aptallık; kimsenin bir şey söylemesine de gerek kalmadan, sırf inanılan genel geçer yarı-bilgilerle kendi kendine ehlileşmek, kendi kendine yasaklamak…

Ancak sosyal aptallık, sosyal mücadelelerle iyileşebilen bir hastalık. Dayatılan yarı-bilgi karşısında, kuşkusuz gene hiçbir zaman mükemmel olmayan alternatif bilgilerle, ulaştığımız başka insanlarla, egemenlerin tam olarak saklamayı ya da yok etmeyi beceremedikleri ve karşımıza çıkan bilgi kırıntılarıyla sosyal aptallığın sınırları zorlanıp, aşılabiliyor.

Sosyal aptallıktan çıkmak sadece tarihi yeniden okumakla sınırlı değil; geçerli sanılan beylik, militarist, ataerkil, ukala ve kibirli tavırlardan da çıkmak aslında…

Ve işte yok edilemeyen, ucuz polemiklere girilmeden de siyaset yapılabileceğine dair bilgi kırıntıları sayesinde sosyal olarak aptallığı aşıp, sosyal akıllılaşmanın yollarını bulurken, tek tek insanların da aptal olamayacağını görüyoruz.
Ezberlere, kurusıkı atıp tutmalara itibar etmeyen bir toplumsal zamanda yaşıyoruz artık…

F.Kentel