May 162013
 

imagesCAGXFGV9Oğlum, bu temenni neye benzer, bana bak:
Eşeklerin canı yükten yanar, aman derler,
Nedir bu çektiğimiz derd, çifte çifte semer!
Biriyle uğraşırken gelip çatar öbürü;
Gelir ki taş gibi hain, hem eskisinden iri.
Semerci usta geberseydi… değmeyin keyfe!

Evet, gebermelidir inkisar edin herife.
Zavallı usta göçer bir gün akibet, ancak,
Makamı öyle uzun boylu nerede boş kalacak?
Çırak mı, kalfa mı, kim varsa yaslanır köşeye;
Takım biçer durur artık gelen giden eşeğe.
Adam meğer acemiymiş, semerse hayli hüner;
Sırayla baytarı boylar zavallı merkepler.

Bütün o beller, omuzlar çürür çürür oyulur;
Sonunda her birinin sırtı yemyeşil et olur.
‘Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi.
Nasıl da kadrini vaktıyla bilemedik, tuhaf iş:
Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!

Nasihatım sana:’herzeyle iştigali bırak!
Adamlığın yolu neredeyse, bul da girmeye bak!
Adam mısın: ebediyyen cihanda hürsün gez;
Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.
Adam değil misin, oğlum, gönüllüsün semere
Küfür savurma boyun kestiğin semercilere.

M.Akif Ersoy.

May 042013
 

imagesCAWAQ2Y0Ben ayrılık şiirleri yazardım
Sen Nisan’dın
Dize dize yağardın
Bir şiir ötesi ölüm
Bir şiir ötesi yalnızlık
Ben ellerime saplanmıs kelimelerden mısra yapardım;
Sen Nisan’dın
En güzel gözlerinden yağardın..

Ben alışmısım kalemimle eşelemeyi
Çatlamıs kağıtları
Mısralar toprak kokar,sevdalarımı gömerdim
Sen Nisan’dın
Nerden yağsan oradan ağlardım
Bir kağıt ötesi karanlık
Bir kağıt ötesi intihar
Oysa ben tutuşmus kelimelere yanardım
Kağıtlarda is
Gözlerde sis
Mısra mısra toplardın
Küllenmiş bedenini
Sen Nisan’dın…

Gidiyorum artık
Alıyorum artık kendimi siirin sana bulaşmış mısralarından
Sen Nisan’dın;
Bir yağsan tekrar doğardım..
Bir rüya ötesi girdap
Bir rüya ötesi korku
Oysa ben saçlarından yürürdüm
Karanlığın koynuna..
Geceme yağsan çocuktum
Gözlerinde oynardım
Sen Nisan’dın..

Kapat gözlerini ey tanımadığım…

Ben üşüdükce sen yağardın;
Korkar,
Şiir yazardım;

Bir Nisan ötesi Aşk
Bir Nisan ötesi Şiir

Çünkü Sen;
Aylardan Nisan
Yüregime yağardın…

N.Nedja İvanic

Mar 182013
 

imagesCA4C9V9T

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle ‘bu: bir Avrupalı’
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedi serhaddi;
‘O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme’ dedi.
Asım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
‘Bu, taşındır’ diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

M.Akif Ersoy.

Mar 052013
 

imagesCAESJCBNyaşamaktan korkmayacaksın derdi babam
sessiz sessiz yudumlayacaksın acıyı
yaşlı anaları kadar Anadolu’nun çilekeş olacaksın
katlayıp koyacaksın gözyaşını mendiline
sızlanmayacaksın

solmasın diye şafağı doğan günün,
umut çoğaltacaksın dilinin altında …

bir sözcükle buzları eritecek,
toprağa cemre düşüreceksin
aydınlığın güllerini dikip
hayatın güneşsiz yanına
çeliğine çifte su vereceksin
yaprak olup dal ucunda yeşereceksin
karışacaksın erguvanlara
coşacaksın

ağıtlar yakmak yakışmaz sana
aynaları kıracaksın, daha ilk adımda vuracaksın ölümü
bencilliğin umudunu, hırsın sevincini yenip
bir çocuğun canına can katacaksın

ilenmelerin olmayacak, girmeyeceksin ince hesaplara
geçeceksin yılanların, yalanların yaşadığı sokakları
saçaklarında maviler sarkan çatılara konacaksın
korkmayacaksın

şeytan kovalasa da gölgeni, mermerleşse de güvendiğin çehreler
değişse de ağızlarda yarınları anlatan sözler
asiliğini takınıp kalbini tutacaksın çeşmenin gözesine
yudum yudum içip iyimserliği dudaklarından bal akıtacaksın

nefesin sıcaklığında demlenerek gönlünün dolduğunu hissedeceksin
böleceksin kalbinin atışını hecelere, paylaşmayı bileceksin
“seni seviyorum” diyeceksin yüz bin kere
vedalaşmaların kalıcı olmayacak, yaslanmayacaksın keşkelere

yasaktır adam öldürmek, insan olan insanlar için, yıldızlar kadar uzaktır
alacaksın bütün dünyayı insanlığın yatağına
yaralarını saracaksın

taşlara tutunan yosun olmayacaksın
kusursuz, sorunsuz, dupduru aralayacaksın cennetin kapılarını
her coğrafyadan bir renk alıp hırkalar öreceksin
giydireceksin yurdunun sırtına
susacak savaşlar, dinecek kıyımlar
canlardan can yolunmayacak
göreceksin

gri öyküdür tarih, eşeledikçe zül, eşeledikçe küldür
akrep girmesin, zehir düşmesin diye uykularına
sunaklara yatmasın diye çocuklar
uçurtmalara kanat olacaksın
beyaz gezgini olacaksın Mezopotamya’nın
gezdireceksin yorgun ezgilerin özlettiği yerleri
baharlar getireceksin
baharlar geçireceksin çiçekli dağlardan

yıllar yalnızlıktan kaftanlar biçse de, kaya gibi çökse de üstüne
aziz bir su parçası olacaksın, takmayacaksın yaşını kafana
hazzını tadacaksın kendin olmanın

ayıplı yüzle dolaşmayacaksın, semaha duracaksın turnalar gibi
bir hücreni taşır gibi avuçlarında, taşıyacaksın ciddiyeti
künyen meşrebin olacak
göreceksin

kibarlık olsun diye iki büklüm ona selam
buna temenna etmeyeceksin, gülmeyeceksin zoraki
ve hayatın her karesine dizip formaliteyi
yanlış fotoğraflar çektirmeyeceksin

titreşmesin diye dallar, dökülmesin diye kuşlar
damarda bıçaktır kuşku, yıkıp tabuları devrimler yapacaksın
dönmeyeceksin bozuk plak gibi geçmişin yörüngesinde
kin ve nefretle mayalı divanı, fermanı, şahı, şahbanı yıkacaksın
kurup cinnetin saatini; şıhları, şahları gömeceksin toprağa
yaslanıp inancının omurgasına
güneşi doğurup ay ışığı yaratacaksın ellerinde
salına-büküle akacak suyu aydınlığın

geçti tapınma çağı; yüzün ak, alnın açık olacak
sırtını dayayacaksın barış öpen rüzgâra
dokunduğun her yer kırmızı karanfile duracak
zaman aşka duracak içindeki sevgiyle
yok olacak karlı kaygılar

ne liman arayacaksın sığınmaya, ne iskele göğsüne uzanmaya
ne de gemilere yaslanmış sandal olacaksın
bel bağlamayacaksın eğreti sevdalara

erdemsizler birbirini mayasında barındırır
gömleğe yaka, eteğe dantel, masaya örtü olmadan
aldanmadan şarabın rengine, sıktın mı suyunu çıkartacaksın taşın
demire tutulan ateş olacaksın icabında
eritip yok edeceksin ikircimliği

sen ki korkusuz, sen ki atak
ama yalın ama yalınayak, varsın olsun
yüreğin gardiyanın olacak
göreceksin…

Müsade Özdemir

 Posted by at 22:59
Şub 252013
 

imagesCA9CB2OUMasallarımız aynı düşlerimiz bir
Aynı ateşin yaktığı ağıtlardan geliyoruz
Kentin en uzak köşeleri
Hüznün ele verecek seni
Öyle mahzun bakma çocuk
“Devletin ve milletin bekası” zedelenir

Orda aşka yardım ve yataklıktan
Sabıkalıdır şiir

II
Acı ata yadigârıdır
Bin yıllık bir tarihi var
Beni bana kırdırır
Kehribar bir tespih gibi
Çek çek bitmez
Kimi zaman yaşayıp yaşamamak
Birbirine eşittir

Orda zembereksiz bir saat
Kırık bir keman gibidir şiir

III
Hüznü bir bohça gibi vurup sırtına
Söyle hangi acısıydın viran evlerin
Kanlı bir mendil kaldı geride
Serin bir su yavru bir kuş gibiydi
Meçhulümüzdür nasıl bir ölüme gelin gittiği

O mendilin kokusunda
Kanın dördüncü halidir şiir

IV
Maskeler atılmış roller ve replikler
Derin bir uykuya dalmıştır
Bir şarkıda ağlarken
Bir çiçeği sularken
Onlarla konuşur görürsem seni

Demektir
Şiir yeni çığlıklara hazırlıyor kendini

V
Hepsi de yaralı bir cerenin resmidir
Açılırsa bir sayfası unutulmuş defterin
Orda herkes kendi payına düşen
Bir yangınla karşılaşacak
Ve görülecek
Kaç kadın ezilmiş ayak altında
O canavar evlerin

De ki
O defterin dipnotlarıdır düşünde düş görür şiir

VI
Piyasa şartları nedir
İstatistik yasaları ne söyler bilmem ama
Bir avuntu bulunur her zaman
Peşin fiyatına taksitle
Biraz etik estetik
Biraz kolesterol biraz turnusol
Vazife ulufe biraz felsefe
Bunca havar hiç rayting yapmıyor demek
Vatanperver bir münevver olarak
Sizin bu konuda bakışınız kaç amper

Belki de
Turnusolün sudaki rengidir şiir

VII
Daha yirmi dört saat
Hayati tehlikesi var diyor doktor
Durmadan morfin yapıyorlar
Kurtulsa da izi kalırmış
Yüreğini ezmiş aklının paletleri

Bir saatin tik-taklarıdır orda
Beşinci mevsimin adıdır şiir

VIII
Biz mi taşırız aşkları
Aşklar mı bizi
Şimdi hangi kentte
Yağdığını unuttuğum bir yağmur
Ertelenmiş bir aşkın saçlarını yıkıyor

O günden beri
Öznesi yaralıdır şiirin

IX
Orda yıldızlar daha parlaktır
Aynalar daha ayna
Yaşamaya başladığın an
Biraz daha koyulaşır ağaçların yeşili

Orası
Şiirin kendini göndere çektiği yerdir

X
Sensiz paslı bir çivi gibi duruyorum
Bir duvarın yüzünde
Ateşe ve rüzgâra dair bir dize kuşan
Bu geceyi teslim al
Bir selam uçur bana
Hâlâ bir sabah serinliği ise adresim

İnsana dair her çığlık
De ki şiirdir biraz

A. Hicri İzgören

Şub 162013
 

imagesCADT9YMZKimin fikriydi aşkı yürekte saklamak?
Ve kalpleri
kiralık evlere benzetmek..

Kimin işi zordu ayrılıkta..
Veda
edenin mi yoksa bir vedayı evlat edinenin mi?

Kimin yüzüne
tükürmeliydi hayat,
Maske takanın mı yoksa o maskeyi indirenin mi?

Bir
kadın kiminle sevişmeliydi,
Kime sarılmalıydı kolları ya da kimin
koynunda olmalıydı,
Cebi paralının mı,
Yoksa uğrunda paralananın
mı?

Kimdi dost..
Geçip giden yıllar mı,
Yoksa pastanın
üzerinde söndürülen mumlar mı?

Ve neden eşit dilimlenmezdi
acılar,
Gelen davetsiz misafir çoktu,ondan mı?

Kimdi Aşk,
Yanında
olan mı terk etmemecesine,
Yoksa kalarak acıtan mı gitmemecesine?

Bir
adam,
Bir kadını ölüm onları ayırana kadar mı sevmeliydi,
Yoksa
kadın tutku bitince ölümü beklememelimiydi?

Adresler başka
aldatmalar aynı değilmiydi?
Saatler ihaneti gösterdiyse gecenin geç
vakitlerinin günahı neydi?

Severek ayrılma modasını ilk başlatan
kimdi,
Kimin fikriydi sonsuza kadar dost kalmak?

Kimdi aşkını
ilk kâğıtlara yazan..
Masumiyeti bir otel odasında bırakan kimdi?

Son
gece son sigarayı içmek için sevişmek kâfimiydi?
Yoksa kapılar
kapanınca ayak seslerini dinleyip ağlamak mı marifetti?

Giden
kimdi,
Kalan kimindi?

Bu ayrılığı kim icad etti?

Ve
geri dönmemeyi gidenlere,
Kimler öğretti?

E. Gökce

Şub 062013
 

images[7]Yarıda kalmış aşklarının hesapları içinde
Denizlere açıldı içimizden biri
Niçin gittiğini söylemeden.
Doyulmamış arzularla doluydu yelkenleri.
Yıpranmış kelimelerin verdiği güvenden.
Bulacak sanıyordu yenilikleri.

Her an bir yeni su vardı,
Her yeni suda bir yeni an.
Deniz, dalgalarıyla gösteriyordu dışından
Yaşananla düşünülenler arasındaki farkı.
Bitmeyordu köpüklerle renkler
Bir başka damlada, bir başka ışıkta başlamadan.

Gözlerinin önünde bir oyun,ardında bir oyun.
Dışında ne varsa yeni, ne varsa gerçek.
Yeni manzaralarla gelen yeni duygular
Hani, eski keLimelerle olmasa
İnsanın ömrünce devam edecek.
Gözlerin önünde bir oyun, ardında bir oyun.

Anladı, ölmekle yaşamanın birleştiği noktada
Yeni rüzgârlarla esen yeni korkulara
Yeniliklerini bağışlamayan kelimelerin
Nasıl düşman sığınaklar halinde direndiğini.

Anladı, bütün olmuşlarla olanların
Ve bütün olacakların
O kelimelerin içinde
Kendisine varmadan eskidiğini

Asaf..

 Posted by at 21:32
Oca 292013
 

images[1] (2)

Ne varsa güzel olan insanoğlunda…
Gençlikmiş sözde, öyle diyorlar
Yürekteki ateş, kavgadaki inat
Çok sürmez, yiter gidermiş, geçtikçe yıllar..

Kalmazmış bu atılganlıklar yaşlandığımızda
Yorulurmuşuz yollardan, binbir kaygıdan
Bir kayıtsızlıktır gelir çökermiş
Bir agırbaşlılık, bir tevekkül -düşman başına!

Ne ün, ne onur, ne birşeyden incinme
Hiçbir şey farketmezmiş, öyle diyorlar
Ayırmadan hatta dostu düşmandan
Çagırırmışız kimi olsa meclisimize.

Böyle olacaksa eğer birgün halimiz
Böyle örülecekse eğer hayatın ağı
Varsın bugünden olsun her ne olacaksa
Atıvereyim de kendimi yardan aşağı…

Resul Hamzatov

 

Oca 242013
 

imagesCA830RS2Yalnızlık
dize oturtulmuş mahzun bir çocuk gibi
şimdi
şımartılmayı bekleyen
kocaman boncuk gözleriyle

Oturmuş bakıyoruz birbirimize
adı üstünde

o hep yalnız
ben ara sıra
o hep burada
ben bazen
o her detayını biliyor bu karanlık odanın
ben acemi
kıvırıyorum ayağımı
sandalyenin altında
utandıkça…

Perdeleri açsam bitecek
perdeleri açsam
o çocuk
sanki
çığlık çığlığa kaçıp gidecek

Seviyorum yalnızlığımı
tıpkı
hiç büyümeyecek bir çocuğu sever gibi
oysa büyüyor o çocuk
ve
sığmaz oluyor odalarına
kelimelerin…
ardından
vakti geliyor
bir ayrılığın daha
bunu herkes biliyor…
bir ayrılık daha
hüznün limanında
hazırlık yapıyor
son yolculuğuna…
Soru yok
sorgu yok
sadece ölümü
yalnızlığın…
sadece gidişi
şimdilik…
dualar okunup
tütsüler yakılarak
dönüşü olmasın diye
cılız
şakrak
aptal
hayatlarımıza
tıpkı
sinekler gibi…

Aniden
bıçağın parıldayışı yansıyor aynadan
yalnızlığıma sarılıyorum
sımsıkı
ve gelen ölümüne ağlıyorum
usul usul
Oysa
öylesine bir içtenlikle bakıyor
gözlerine
gözlerimin…
ve gülümsüyor
acır gibi
bir pasta gibi şişen ömrüme…

sıcacık
kanı
yavaşça
ellerime bulaşıyor…

Yeniden gelecek
ve
onu yine öldüreceğim…

yer açarken ölü bir çocuğun bedenine
gizli gizli
yeniden
ve
yeniden
hep sizi düşüneceğim….
Sizi;
gidenleri…

L. Atesoglu.

 Posted by at 14:50