Oca 052013
 

imagesCATXLSJL

Seni bildim bileli,
ey balçık dünya,
başıma nice belâlar geldi,
nice mihnet, nice dert.

Seni sırf belâdan ibaret gördüm,
seni sırf mihnetten, dertten ibaret.

İsa’nın yurdu değilsin sen,
yayıldığı yersin eşeklerin.
Nerden tanıdım seni bilmem ki,
nerden parçası oldum bu yerin,

Bana vermedin bir yudum tatlı su,
sofranı yaydın yayalı.
Elimi ayağımı bağladın gitti,
elimin ayağımın farkına varalı.

Bırak da bir ağaç gibi
yerin altından çıkarıp ellerimi
sevgilinin havasıyla sarmaşdolaş olayım,
uzayıp gideyim bâri.

Ey çiçek, dedim çiçeğe,
dedim, bu küçük yaşta sen,
neden ihtiyar oldun bu kadar,
dedim, nasıl oldu bu böyle?

Çocukluktan kurtuldum, dedi çiçek,
sabah rüzgârını tanıyalı,
hep yukarlara doğru çıkar
yukarlardan gelmiş bir ağaç dalı.

Şunu da söyledi çiçek:
Madem aslımı tanıdım,
madem yersizlik âlemi aslım,
artık bana tek bir şey düşecek:
Yücelip aslıma gitmek.

Sus yerter artık,
var git yokluğa haydi,
yoklukla yok ol.
Git, yokluklardan tanı
yokluktan var olanı.

Mevlana.

Ara 282012
 

imagesCASXCTI4Anlamıyorum neden gençler yaşlılığa, yaşlılar gençliğe özeniyor?
Tükenmez kalemin de mürekkebi bir gün bitiyor…
Anlamıyorum neden ‘aşk’ illa ki bir sevgiliye mâl ediliyor,
insan neden yaptığı bir iş’e aşkla tutunamıyor?

Neden ‘aşık’ dediğim zaman önce parası, pulu, saçı, bıyığı merak ediliyor?
Bir insan ‘insan’ olma özelliğini bunlardan mı alıyor?

Anlamıyorum … İnsan neden birbirini hırpalıyor? Neden bakışlar kendi dilini yaratamıyor?

Domates çorbası mı hayat?
Neden annem bir tutam tuz, bir tutam maydanoz diye tarif verebiliyor da domates yerine salça katıyor?
Onun eşrafı, bunun geçmişi, şunun soyadı bu kadar önem taşıyor da,
neden insanın sonradan çıldırma olasılığı hesaba katılamıyor?
Neden insan derli toplu yataklarda uyuyup, dağınık yatakları özlüyor?
Neden içerideki bir mesele, dışarıdakinin çenesini yoruyor?
İnsan kendini konuşmaktan mı korkuyor?

Anlamıyorum neden insan cevabını duymak istemediği soruları yine de soruyor,
Neden içsel yolculuğu için önce kendine değil de, taaa Hindistan’a taaa Tibet’e uzanıyor?
Neden hep eksik bir şeyler var, neden mecbur kılınan bu kararlar?

Neyi tamamlama yarışındayız, anlamıyorum niçin bu olmazsa olmazlar?
Anlamıyorum etin tırnaktan ayrılmayacağını bile bile, neden inatla ayırmaya kalkılıyor?
‘Herşey yavan, herşey yalan’ diyen kendine yazık ediyor, en güzel yıllarını da yaşanmamış sayıyor.

Kadının gözüne erkek avcılığı, erkeğin ağzına kadın çığırtkanlığı yakışmıyor,

kadın da erkek de birbirini sevecek kadar birbirini tanımaya tahammül edemiyor…
Neden kimse birbirini gerçek bir sevgiyle sevmiyor? sevme biçimi herhese göre mi değişiyor?

Anlamıyorum insan neden işe gelemediğinin mazeretini hastalığa atıyor,
bir tek günü öylece bomboş-yapayalnız-sadece kendini şımartmaya ayıramıyor?
Neden saygı çerçevelenip duvara asılıyor, kırk yılda bir lütufla hatırlanıyor?
Neden eleştiri ince ayarı yapılmadan saldırıya dönüşüyor ve inatla hala buna ‘eleştiri’ deniyor?

An-la-mı-yo-rum…

Neden otobanlarda sol şeritte 60 la gidiliyor, kurallar uyulmamak için mi koyuluyor?
Neden büyük müzayedelerde o çok ünlü eserler laf olsun diye alınıyor,
gösteriş uğruna koskoca kültür bir odanın ortasına hapsediliyor?
Neden az uyuyup çok yaşamak varken, bütün zaman rüyalarda geçiriliyor?
Neden fitrenin ölçüsü ytl bazlı oluyor da yardımlar zarif bir dokunuşla gönülden yapılamıyor…

Neden duygusal yaralar kurşun deliği gibi kapanmıyor …gittikçe açılıyor, gittikçe kanıyor …

Anlamıyorum…
Hiç anlamıyorum…
Sığ insan kendi kıyısında kral oluyor da,
düzgün insan neden kendi okyanusunda sesini duyuramıyor?
Neden insan ‘ben buyum’ demekten kendini alıkoyuyor, fikir nerede erezyona uğruyor?
Niçin şifreli gülümseme, niçin imalı kelime ‘Bir evet-bir hayır’ dan daha çok dokunuyor?

Niçin konuşmamanın gerektiği yerlerde çıkıyor insanın ağzından en yaralayıcı laflar?
Niçin kıyasıya rekabetlerin olduğu yerler en çok kadının ve paranın geçtiği durumlar?

Milli, fikri, zikri yaklaşımların niçin bir özürü, bir telafisi bulunmuyor?
Niçin insanın ruhuna ve aklına prangalar vuruluyor?
Niçin karşısındakine tutunmayı hak görüyor da insan, kendine tutunmayı başaramıyor?

Başkalarının yaptığı ‘ayıp’ oluyor da niçin insan kendi yaptığını ‘özel’ buluyor?
Sahte para suç oluyor da sahte sevgi hangi mahkemeye sevk ediliyor?
Milli değer milli değer diyen çığırtkanlar, neden magazini ana habere taşıyor?

Anlamıyorum …
Normal okuldan mezun olanlar ‘normal’, özel okuldan mezun olanlar ‘çok özel’ mi oluyor?
Oysa istisnasız her bir Öğretmen aynı cehaletle savaşıyor…
Çok yaşamak, çok okumak bir insanı bilge mi yapıyor?
Derin bir gözle bakmadıkça, yaşamanın da okumanın da ne değeri kalıyor?

Anlamıyorum…
Neden çok gülmenin adı ‘hafifmeşreplik’, çok ağlamanın adı ‘zayıflık’ oluyor?
Hem gülmeye, hem ağlamaya; kadın da erkek de eşit oranda ihtiyaç duyuyor…
Neden ihanet suç, sevmek namus? İkisi de tek kaynaktan aynı nehre akıyor.
Ölüm bir bedenin ölmesi mi? İnsan elini kolunu sallaya sallaya da bir ölü gibi dolaşabiliyor…

Anlamıyorum, teorikte doğrulanan sözler, pratikte nasıl bu kadar sekteye uğrayabiliyor?
İnsan konuştuğu gibi yaşamayı mı beceremiyor?

‘Özü sözü bir’ dediğimiz insanlar neden daha erken ölüyor, dürüstlük hayatı mı kısaltıyor?

Neden ‘yenilen pehlivan güreşe doymuyor’… galibiyet çok yenilmekten mi geçiyor?

Neden ‘öfkeyle oturan zararla kalkıyor’,… öfke çıkmadan sabra sıra mı gelmiyor?

Neden en çok zırvalayanlar en çok başkalarını suçlayanlar…
delilik kendini haddinden fazla sevmekle mi geliyor?

Neden herkes herşeyi bilmeye çalışıyor, tek bir şeyin herşeyini bilmek yetmiyor?

Neden ‘güzel’ bulmadığı bir şeye ‘değişik’ diyor insan, karşısındakini incitmekten mi korkuyor?

Anlamıyorum neden hayatı büyük mücadelelerle geçen insanlar, sevgi de daha verici oluyor,
Mücadele ruhu, sevgiyi korumayı ve sevgiye sahip çıkmayı mı öğretiyor?

Neden herşey sabah aydınlığında aranıyor?
Oysa gecenin içinde yıldızlar daha çok parlıyor…

Anlamıyorum,…
Neyin kavgasını veriyoruz birbirimizi üzerek?
Aç bir çocuğun eğik başı, hepimizin ciğerini dağlıyor…

Neden komşumuzu gördüğümüz yer ya kürkü ya da koltuğu?
İnsanın tek ve gerçek yuvası misafir olduğu ruhu.

Anlamıyorum neden insan, kendini kendine saklıyor?
Mezar taşları konuşmayı bilmiyor…

Anlamıyorum neden insanlar birbirine ‘hoşçakal’ diyor?
Birbirinden ayrılmak kadar, ölüm acı vermiyor…

S. Bengü

 Posted by at 21:11
Kas 112012
 

Ne adımız büyüktü
Ne de sesimiz
Yaşadık
Bir sunulmuş yaşamı
Sakin
Uslu
Ve itirazsız
Yaşadık yaşamak neyse
Ama doğru ama yalan
Belki gerçek belki masaldı
Ölümün ardında kalan
Öylesine gizliydi ki
Yaşamın içindeki anlam
İnandık
Katlandık

Kendi küçük dünyamızın
Dağlarını aştık
Çöllerine düştük
Umutlarımız
Rüyalarımız
Hayallerimiz oldu -gene küçük-
Ve yanıbaşımızda kocaman gerçeklerimiz

Özlemlerimiz
Hasretlerimiz
Gözyaşlarımız oldu -hepsi bize ait-
Ve kısa kavuşmalarımızda
Biraz buruk biraz çocuksu sevinçlerimiz

Yağmurlarımız
Mevsimlerimiz
Sevdalarımız oldu -güç bulup kolay kaybettiğimiz-
Ve gün batımında
Bir güneş misali yarınlarımız

Şimdi
Zamanın durduğu
Yaşamın sustuğu yerde
Ayrı
Unutulmuş köşelerde
Bir sonsuzluğu
Sessizce
Bekler gibiyiz

Ne adımız duyuldu bizim
Ne de sesimiz

L. ümit Temiz.

Eki 172012
 

Tekmil medreseler, minareler,
Bir gün yıkılmayacaksa,
İman küfür olmayacaksa bir gün,
Küfür bir gün imanın yerine geçmeyecekse,
İşte o zaman halimiz tamam.
Bir daha ne kalenderliğin yolu yordamı bulunur,
Ne dünyamıza layık bir adam…

Mevlana.

Eki 062012
 

Kırılgan bir dengedir bu umman,
İp atlayan ölüler çoğalıyor tarihin avuçlarında,
Gerçeğinde bir kara duman minik yüreklerin teninde,
Çatlamış topraklar kan çekiyor kan,
Üç beş kendini bilmezin elinde,
Tanıma beni ey dünya,
Benim oyuncağım,uçurtmalarım olmayacaksa,
Bombala beni ey dünya,
Kolum,ayağım bu toprağa basmayacaksa,

Sevdalım seslenecek bana dağların ardından,
Ve ben bir taş parçası,
Toz duman içinde başlayan bir savaşın,
Pamuk ipliğine bağlı bir kuklası kalacaksam,
Duyma beni ey dünya,
Çocuk aklımla ihanetse bana yaşamak,
Anlatma bana özgürlüğü,
Tanımlama,
Ben bilirim çektiğim acıları,
Ne bugünü,ne yarını,
Kalmayacaksa bana düşlerimin kalanı,
Yağmala beni ey dünya,
Bombala beni,

Kendi kendini zehirleyen bir gecede,
Korkulara salacaksan beni,
Ve geçip kameraların ardında,
Seyredeceksen beni,
Ağlama ey dünya,
Ağladıkça,
Gözyaşlarına boğma beni ey dünya,

Bir tarih atıp haberlerin başına,
Rant sağlayan kitapların sayfalarına,
Beş para etmez canımın hatırına,
Ve olmayan mezarımın kırılmış taşına,
Yazma beni ey dünya,
Anlama yaşadığım acıları Allah aşkına….

Birkan Askan.

Haz 042012
 

Ne olacak söyleyeyim,

Öncelikle aşık olacağız her gün yeniden.
Her gün birine yada başka birine.
Hep anlamlar yükleyeceğiz güne ve düne.

Özgür olacağız örneğin düşünürken
Bırakacağız şu teknik adam yalın bakışını
En yalın yaşamımızı dahi süsleyeceğiz ve
Anlamlandıracağız yaşamı en anlamsız anında dahi

Ve aşık olacağız yeniden her gün
Birine yada başka birine

Kendimize putlar yapacağız tapacak,
Bir vuruşta yıkacağız ertesi gün yaptığımız putları
Yeni putlar gelecek ertesi gün
Ve daha ertesi
Yıkılması an meselesi

Yani aşık olacağız yeniden her gün
Birine yada başka birine

Doğaya bakacağız, çevreci şefkatini bırakıp
Bir parçası olduğumuz sorumluluğu ile
Bir parça olmaktan öteye gitmeyecek iddiamız.

Hep birşeyler bekleyeceğiz
Çok şey olacak
Önce biz çoğalacağız ve çok olacağız

Yani aşık olacağız yeniden her gün
Birine yada başka birine..

Abdullah Anar.

May 212012
 

her aşk bir mecnun büyütmez
ve her insan kendini sever sadece
zamanı yontan mevsimler
yıllanmış hüzünler bırakırken kalbime
aynalarda arama annemdeki yüzümü
sığınıp tanrıya adını andıktan sonra
bir azize sattım onu taşrada
sürgün ayaklarım hallaç başımla
kırdım aşka dair öğrendiğim ne varsa
kalender bir eda ile kırdım kuklacı
kanımla suladığım gülün dalını

yorgun şehrayinlerden artakalan hüzün
mühürlü gözlerden süzülen damla
inatla söylüyorum işte tüm insanlara
bir kez olsun açmadı şakağımda gül
ant içtim yalan yere tevili yoktur
yalan tüm kahinler yalancı remil
ansızın çıkagelen sevgili yoktur

kayboldu bir bir bindiğim tahta atlar
ihtiyar çocuklar yaşardı bu şehirde kuklacı
onlar da binip gitti kaybolan atlarıma
yıkık kaşlı esmer alınlarının kırışığını
hangi duvara serip açarlar kim bilir
bu şehirde gözleri bulutsu düşleri yeşil
uğrunda ölünesi sevgililer yaşardı eskiden
onlar da sırroldular ömrüme ziyan
yaralı bir hançerdir şimdi kalbimde hicran

ölüler şehrindeyim kuklacı
kollarım örümcek gözlerim yosun
gül yağmuru bekliyorum
mezarlık kuytusu apartmanlarda
yoldan uzun düşten kısa bir gecenin ardından
ince bir bulut akıyor şehre ateşten sudan
kaçıyor bir bulut aşktan yağmurdan
bir bulut bir çıngı sis ve hamaylı
o ve gül yağmuru yok anlıyor musun

içim insan mezarlığı
en çok da ben ölmüşüm kuklacı
adım başı mezar taşım var
katillerim en sevdiğim insanlar

ıı

kuklacı oynatma parmaklarını
bahtiyar günlerimiz uzakta kaldı
herkes kendinden kaçıyor şimdi nasılsa
hatırlatma bize unutamadıklarımızı
gamlı gözlerinle ağlatıp çağırma
kalbinde yabancı ölüler taşıyan insanları
mevsimsiz hayatların sayrı yalnızlığına

yola vurma beyhude parmaksız çocukları
ki masal değil yaşadığımız kuklacı
kim inanır küllerinden doğduğuna anka’nın
ve kim gökyüzünde kaldığına kanatlarının
çölün kapısındayım ne serap ne heyula
ebabil çığlıkları duydum taş duvarlarda
kurtuluşum yok ve ziyanken ömrüm
isminin baş harfinde ölüme yattığım gün
gördüm kuklacı apansız gördüm her şeyi

bir sabun köpüğü gibi yağarken yağmur
kaybolup gider sandım içimde bir yerlerde
ama yok asılı kaldı hep en acıtan hâliyle
kuklacı uğrunda ölmeye ahdetse de mehlika
kesik bir şarap hüznü ve uzayan gölgelerle
kanına yürürken ıslak ve deli taylar
yıkılası kentlerde yenik düşer şeytana
kelebeklerden masum eflatun kirpikli kızlar

her şey gün batarken oldu
biçti kalbimi bir kırık mısra
ben gün batarken düştüm aşka
ay gün batarken anladı yalnızlığını
dağlar kimsesizliğini kadınlar…
gün batarken sus dedi bilge. sus unutursun
o zaman siyahtı saçlarım doğrudur sandım sustum
kuklacı öğrendim ki yıllar sonra kendimden
yarım kalan hiçbir şeyi unutamam ben

ııı

kuklacı son itirafımdır geç kayıtlara
şark çıbanı görmüş yüzümde
en kadim konuk olsa da hüzün
ben kimseye ağlamadım ömrümce
bana da ağlamasın canlar esefa
ne var ki dünyada insan ve eşya yalnızca

yalancıyız kuklacı mektuplar şarkılar kadar
ay düşer gölgemize günahtır akşamlarımız
en sevdiklerimizden alırız en çok acıyı
kederle sınanırken en coşkun çağımızda
utangaç katiller gibi yer ömrümüzü
sevdalısı olduğumuz kızıl şafaklar

kaç kez yola çıktım sevmek fikriyle
sakıt ve meczup bir keşiş gibi
kendimi unuttuğum o yerde
yadigar bırakıp tüm urbalarımı
mavinin mavisi sanıp ardınca yürüdüğüm
şu ölü kadın var ya kuklacı gözleri karanfil
tanırım onu çok eskilerden
yüreği mühürlü bir annedir o şimdilerde
ona bir kez olsun söyleyemedim gençliğinde
gözlerinde öldüğümü kaç kere

mahzenimde şarap ruhumda ızdıraptı
ben uzun bir lal idim o kısa bir hayal
çaldılar kuklacı düşlerimde büyüttüğüm
o hüzzam sevgiliyi ki bir sır bilirdim onu
kimselerin bilmediği ince uzun esmer bir sır
kim çaldı kuklacı garip ve selis sırrımı kim

kuklacı son kez vursun boynumu acemi cellat
söz yeniden doğmayacağım yoruldum artık
yükü kaygı olan pervaneye ne denir
topla hatıraları askıda kalsın melal
kahır yok. sitem yok. pişmanlık hiç.
suya yenik düşen bir gül olacağım söz

K. Yıldız.

Nis 292012
 

yorgunum
uçurum diplerinde zirvelerinde
yıldızlar dökülür bir yanıma
bir yanım çığlık çığlık girdaplardında
söyle cılız gülüşün mü
hoyrat uysallıkların mı girdi kanıma

bu gecedir
karanlık şüpheyle dolaşır ayrıntılarda
an olur
ruhunu neşterlersin kanlar içinde
sönmüş bir küçük ateşin küllerinden
türküler yakasın delice

bu gecedir
yıldız basar- bulut sarar yarana
kısır bozkırlar acır gözbebeklerinde
ananın kavruk yazgısı
bir de nafile zamanlar
saplanır yüreğine isyanla
gecedir bu…

yorgunsun
karaya boyanmış kentlere gidip gelmekten
kirli bakışlardan
kör dostluklardan
bazan kar da kara yağar karanlık sokaklara
nasıl tükürük gibiyse gülüş
namussuzun suratında

gecedir
parmak uçlarım diken kesilir bir an
dokunsam tenin acır
gövdemden dörtnal geçen
bir deli tay olursun bazan
yangınlar ertesinde
baharlar ucundasın…

değmeyin yüreğim acılı
anlatamam
kollarımda ay sancılı…

A. Durmaz.

Nis 172012
 

Azar Azar…

gökten düşen sadece suydu
hepiniz onu yağmur sandınız.
içime sığdıramadığım yalnızlığıma
hayret hepiniz nasıl da sığdınız…
….
İstanbul(un) Bogazina takildim,
ha kustu beni ha kusacak..
Ya kimsenin sesinde soz yok,
Ya kime seslendiysem,anladim ki susacak!
….
bir imla hatasıyım ben
sonuma hep bir ünlem konulur (!)

iki parantez arasıdır ismim
onun için
her cümlede emanet durur…

…..

iki parmak bir dudak arası ömrüm
bir kaç nefeste tükenen kaçak bir tütünüm
oysa tiryakim olmadı hiç kimse
ve anladım ki; b a ğ ı m s ı z l ı k yapan bir özürüm…

Ö. Hakan