Ara 172011
 

Amak-ı Hayal Bölümler;

1.Bölüm    2.Bölüm   3.Bölüm   4.Bölüm    5.Bölüm    6. Bölüm    7. Bölüm     8. Bölüm    9. Bölüm    10. Bölüm   11. Bölüm    12. Bölüm    13. Bölüm    14. Bölüm     15.Bölüm 

altıncı gün
KAF VE ANKA
yedi başlı ejderin sorusu
1. DÜNÜN MUHASEBESİ

Dün sabahki kahve aleminden sonra Aynalı beni eve uğurlarken, “Yatsı namazını bizim şatoda ikâme edelim evlât” demişti. Kulübeye ilk defa şato diyordu.

Beşinci gün çift mesai yapacaktım, sabah seyahatinden sonra bir de akşam seyahati olacaktı. Akşamı sabırsızlıkla bekledim. Akşam namazından sonra hava kararır kararmaz hemen mezarlığa gittim.

Aysız bir geceydi. Gökyüzünde yıldızlar ve Samanyolu çok net görünüyordu. Zifiri karanlık mezarlıkta, Aynalı Baba, kahve pişirecek kadar ateş yaktı. Sırtlarımızı çam ağaçlarına dayadık ve kahvelerimizi içmeye başladık.

Gecenin sesizliği, mezarlığın sükûneti, hafif rüzgârın ağaçlarda çıkardığı tatlı uğultu, cırcır böceklerinin bitmek tükenmek bilmeyen şarkıları, çalı-çırpı ateşinin acı duman kokusu ve Aynalı Baba’nın ‘şato’sunun huzurlu bahçesi benliğimi esir etmişti. İsli cezve kahvesini içerken uyuklayacağımı ve a’mak-ı hayale dalacağımı zannediyordum. Tam aksine acı kahveyi içtikçe gözlerim iyice açıldı.

Uyumuyordum ama başımda müthiş derecede bir dönme vardı. Âdeta alkol almış gibi sarhoşluk haline girmiştim. Nereden geldiğimi ve nereye gittiğimi unuttum. Kendimi orta çağ Avrupa’sında bir şato bahçesinde buldum. Muazzam büyüklükte bir şatom vardı ve ben bir lord idim. Bir şeye çok kızmıştım ama neye kızdığımı bilmiyordum.

Müneccim başını çağırttım. Sivri külahlı müneccim cüppesiyle gelip önümde eğilerek “Emredin lordum” dedi. Müneccimin yüzünü görünce neye kızdığımı hatırladım ve düşünce suçunu yüzüne okudum:

“Duyduğuma göre dünyanın yuvarlak bir top gibi olduğunu iddia ediyormuşsun. Bir de döndüğünü söylemişsin. Ay, güneş ve yıldızların dünyanın etrafında dönmediğini de etrafa yayıyormuşsun. Tanrı’nın yarattığı sınırlı evrene Tanrı gibi sınırsızdır demişsin. Tanrıdan başka her şey sınırlı ve sonludur. Sen bunu nasıl inkâr edersin? Kilisenin bilimsel öğretilerine nasıl bid’at karıştırırsın?. . Ben seni saçmalaman için mi besliyorum? ”

Celladı çağırdım, “Uçurun şunun başını” diye bağırdım. Müneccim hiç ses çıkarmadan tam bir kahraman gibi başını kütüğe uzattı ve balta havaya kalkıp indiğinde burnuma taze kan kokusu geldi.

Uyumadığım halde uyandığımı hissettim. Başımın dönmesi geçmişti. Burnum kanıyordu. Mendilimle sildim. Aynalı Baba’nın başında biraz önce başını kestirdiğim müneccimin sivri külahı vardı. Ben “hayalin derinlikleri”nde iken başına geçirmiş olmalıydı.

“Erken öten horozun başını keserler nûrum” dedi ve sustu.

O gece başka bir şey söylemedi. Açıklama yapmasına da gerek yoktu. “Ârif isen anla” der gibi yüzüme bakıyordu. Evrenin derinliklerine yaptığımız seyahatte ancak aklımın alabileceği kadar kozmos sırlarını açtığını, gerisini ise zamanın ve bilim adamlarının açıklayabileceğini ifade etmek istiyordu. Zahiri bilimlerde sûfiler keşiflerini âdetullah (Allah’ın sistemi) gereği gizlemek zorundaydılar. Çünkü âdetullah’da hiçbir şey aklı ve bedeni çalıştırmadan elde edilemezdi. Bu nedenle Resuller ve Velîler, kozmik gerçekleri ancak hikaye ve işâretlerle mecâzî anlatım yöntemiyle ifade etmişlerdir. Ben de evren hakkındaki bilgimde zamanımın akıl ve bilim düzeyi ile yetinmek zorundaydım.

Vakit bir hayli ilerlemişti. Aynalı Baba beni mezarlığın kapısına kadar uğurladı “İyi geceler Lord’um” dedi ve döndü gitti.

Bu idam sahnesi dün sabahki evrensel gezimizin değerlendirmesi olmuştu.

Eve gelmiş ve annemin mutlu bakışları altında uyumuştum.

2. KERVAN NEREYE GİDİYOR?

Bu sabah yine mezarlıktayım.

Dışı isli, içi kalaylı bakır cezvenin kahvesinden henüz bir yudum almıştım ki duyduğum şiddetli çığlıkların gürültüsüyle ayağa fırladım. Yine Hindistan’da bir şehzâde idim. Yaşlı bilgeyi çağırdım, Bilge geldi. Çığlıkların sebebini sordum. Derin bir ah çekerek cevapladı:

“Sayın kutsal Şehzadem. Çok eski zamandan beri ülkemize yedi başlı bir ejderha musallat olmuştur. Her yedi yılda bir gelir ve halkı meydanda toplar. ‘Bu kervan nereden geliyor ve nereye gidiyor’ diye sorar. Kimse cevap veremez. Bunun üzerine ceza olarak yedi genç kızı ve yedi delikanlıyı kurban olarak yutar; ‘Yedi sene sonra tekrar geleceğim. Sualime yine cevap alamazsam kurbanlarımı hazır tutun. Sualimin cevabını da Kaf Dağı’ndaki Anka’dan öğrenirseniz sizi bağışlarım’ der ve kaybolur. Bu gün sual günüdür. Çığlıklar da seçilen kurbanların akrabalarının feryatlarıdır.”

İçimde aniden kahramanlık duygusu yükseldi. O an Kaf Dağı’na gidip sualin cevabını alıp gelmeye ve ülkemi ejderha canavarından kurtarmaya karar verdim. Padişah babam ve sultan annem gözyaşlarına boğulup yalvardılarsa da hiç kimseyi dinlemedim. Hemen yola çıktım.

Halk elimi eteğimi öperek beni surların dışına kadar uğurladılar. Yanıma yaşlı bilgenin oğlu yiğit Bahadır’ı da almıştım. Yaşlı bilge bize Himalaya dağlarının eteğinde inzivaya çekilmiş aksakallı bir münzeviye gitmemizi, Kaf Dağı’nın ve Anka’nın yerini ancak onun bildiğini söyledi.

Birkaç yıl Himalaya dağlarında aksakallı bilgeyi aradık sonunda bulduk. Daha oturmadan hikâyemi anlattım. Hiç cevap vermedi. Hiç merhamet göstermedi. Bahadır ile bir yıl her türlü hizmetini yaptık. Saygı ve edebimizle gözüne girdik. İlk defa ağzını açtı ve bize;

Ey kahraman fakat akılsız insanlar.

Hepiniz renkli bir hayal aleminde yaşıyorsunuz, fakat farkında değilsiniz.

O ejderhayı sizlerin ahmaklığınızdan doğan düşünce dumanları yaratıyor.

Akılsızlık ve ahmaklıktan ayılsanız, ilim ve irfanla kafanızı doldursanız, hayal âleminin ejderlerinden kurtulursunuz.

Her yedi yılda bir biraz ayılır gibi olup

‘ben nereden geliyorum ve nereye gidiyorum?’

diye düşünüyorsunuz.

Fakat bu düşünce sizi rahatsız edince yine gafleti tercih ediyorsunuz.

Ama dünyanın düzeni bu.

Her zaman akılsızlığın ve ahmaklığın dumanı birkaç uyanığın gerçek âlemini görünmez kılar.

Hırsınız dünya olmuş, cehaletiniz ejderha.

Kendi dünyanızda kendi ejderhanıza yutuluyorsunuz” dedi.

İçimden sabırsızlanıyordum. Aksakallı bilgeyi boğasım geliyordu. Biz can derdindeydik, o felsefe yapmak derdindeydi. Belki bir ipucu yakalarım ümidiyle edebimi bozmadan dinlemeye o da konuşmaya devam etti:

“Oğlum biz her ne kadar bilgeysek de Kaf Dağı’nın nerede olduğunu bilmeyiz. Şimdi siz buradan yedi ay uzaktaki Milest şehrine gidiniz. Orada bir kuyu var. Ağzındaki taş kapak bazen kendiliğinden açılır. Şansınız yaver giderse size de açılırsa içine gir. Kuyunun dibinde bir saray vardır. O sarayın içinde durup dinlenmeden her odasını ara. Bir köşede mermer sandık içinde bir levha vardır. Onu bulursan üzerini oku belki sualin cevabı odur.”

Zoraki de olsa sabrım sayesinde bir ipucu daha yakalamıştım. Ak sakallının elini öperek hemen yola çıktık. Bir yıl sonra Milest şehrini ve kuyuyu bulduk. Ama taş kapak açılmıyordu ve elle açmak da mümkün değildi. Günlerce orada bekledik. Yedinci gün bir bilge daha gelip kuyunun başına oturdu. Kendisine bir yıl hizmet edersek kapağın açılış şifresini öğreteceğini söyledi. Bahadırla bir yıl da ona hizmet ettik.

İçimiz yine hırstan kaynıyordu. Eli boş ihtiyarların maskarası olmuştuk sanki. Amacımız uğruna saygıda kusur etmeden zahiren hizmet ettik. Nihayet aksakallı bir yıl dolunca konuşmaya başladı.

“Ey kahraman fakat düşüncesiz insanlar.

Buralara kadar boşuna gelmişsiniz.

Şu dışarıda zannettiğiniz dipsiz kuyunun aslı, aslında, sizin kafanızın içindedir.

Ağır taş da düşünmenizi engelleyen günlük yaşamın çıldırtıcı hengâmeleridir.

Ağır düşünce blokajından kurtulup da kendi kuyunuza girmeyi becerebilseniz, kafanızın içindeki yüz bin odalı ilim ve irfan odalarını gezebilseniz, şimdi buralarda rezil olmazdınız.

Aradığınız cevap da yine kafanızın içindeki levhalarda yazılıdır. Ama siz okumayı nereden bileceksiniz”

dedi ve kuyunun başından kalktı gitti.

Kuyu başında Bahadır’la üzüntü ve kandırılmışlıktan dolayı yığılıp kalmıştık. İhtiyar bizi bir yıl köle gibi kullanmış ve kaçıp gitmişti. Kafamın içinde nasıl bir kuyu var diye düşünmeye başlar başlamaz, dışarıdaki kuyunun da ağır taş kapağı açılmaya başladı. Şifre benim aklımı çalıştırmamla, tefekkür boyutuna girmemle ilgili olmalıydı. Birkaç saatlik tefekkür halinden sonra taşın tamamen açıldığını gördüm.

Aslında iki seçeneğim vardı. Ya özümdeki derin boyutlara yönelip ejderhanın suallerine cevap alacaktım ya da dışımdaki şu anda önümde duran kuyuya girip cevapları bulacaktım. İkisinden de alacağım cevaplar aynı olmalıydı.

İçimdeki kuyulara girmekten korktum. Çünkü içim dış evrenden çok daha fazla girdaplıydı. Girdapların birisinden kurtulsam diğerine yakalanırdım. Dış evrende ise her girdabın birkaç çıkışı vardı ve dışımdaki kuyuya girmeye karar verdim.

Kuyunun dibine indim. Sarayı buldum her odasını aradım. Mermer sandığı bulup levhayı aldım ve dışarı çıktım.

Levhada iki gazel (bir tür divan şiiri) yazıyordu. Levhayı elime aldım ve okudum.

3. SIRRIMDAN BANA HİTÂB

Matla-ı şems-i hüviyyet menşe-i ekvan benim,

Menba-ı ma’nâ’yi kesret mahzen-i ebdan benim.

Hakikat güneşinin doğduğu, var oluşun kaynağı Ben’im. Var oluşun sonsuz çokluğu benim tek’liğimin yankılanmalarıdır. Varlığınızda var olan tek hazine Ben’im.

Ben O’yum ki; kendi emrimden yarattım âlemi,

Hep şüûnumdur bu mevcud, dehr-i bî pâyan benim.

Algılayabildiğiniz ve algılayamadığınız sonsuz âlemler tüm boyutlarıyla Ben’im sanal varsayımlarımdır. Başı, ortası ve sonu “olmayan zaman” Ben’im.

Ben O’yum ki lâ-mekânım, lâ-zamanım, lâ-kuyud,

Her zamandan, her mekandan müncelî imkân Ben’im.

Ben’de zaman ve mekân yoktur, Ben’de olmayınca Siz’de olur mu?

Ben’i, benden başka bilecek, tekliğimi yalanlayacak olan mevcut değildir. Kayıtsızlığım, bağımsızlığım ve özgür iradem bu anlamdadır. Her olay ve oluşta Ben’den başka var olabilecek yoktur.

Arş ben’im, Kürsî Ben’im, âsûmân-ı seb’a ben’im,

Madde vü-cevher-ü unsur, câmid-i hayvan Ben’im.

Varlığın sınırı ben’im. Beşeri düşünce boyutunun bittiği sınır ben’im. Varlık boyutlarının, nefs boyutlarının tek hakikati ben’im.

Madde olarak algılanan, öz olarak bilinen, cansız-şuursuz görünen, canlı olup da düşüncesiz gibi davranan yine ben’im.

Nûr-i mahzım, sırr-ı mutlak, nokta-i ıtlak-ı Nûn,

Hem rûhum, hem melâik, Âdem’im, insan Ben’im.

Ben ve Ben’den başka bir şey olmayan varlık tek hakikattir.

Kün’deki (ol emrindeki) nun harfinin noktası Ben’im.

Nokta; tek’liğimin ve Çok’luğumun imzasıdır.

Ruh, melekler, Âdem ve insan benim en muazzam sırlarımdır. Ben onların bilinmesi ile zâhirim.

Ben O zât-ı mutlakım ki; vasf-u fi’limle ıyan.

Ey!.. Hâlık-ı zi-şan Ben’im, Rahman Ben’im.

Var oluş ve var oluşlar Ben’im zâtımdır (hakikatimdir, özümdür).

Ben’den başka da zât yoktur.

Zâtımın görünüşü “oluşlar”dır.

Ey Hak’kı arayan! Şanlı ve şerefli yaratıcı ben’im. Yaratışımdaki şan ve şeref tekliğimden dolayıdır, başkalarına göre değil.

Varlık Rahman özelliğimden başka bir şey değildir.

4. BENDEN SIRRIMA CEVAP

Ben O’yum ki, ben dedikçe maksadımdır kudretin,

Ben O’yum ki benliğimden zâhir olmuş vahdetin.

Kendimi bir nokta zannediyorum,

fakat bir nokta’nın sonsuzluğun ve kudretin tam bir tecellisi olduğunu da biliyorum.

Nokta olan benim bilincim,

sonsuz çokluğun ve sonsuz zıtların

sadece mânâ çokluğu olduğunu bilmektedir.

Bu sırra dayanarak ‘vahdet ilmi’ vardır diyebiliyorum.

Farzedersem benliğim senden cüdâdır ey vücûd,

Vehm-i mahzım, hiç vücudu var mı ma’dumiyetin.

“Ben” dediğim varlığımı

sınırsız ve sonsuz tek varlıktan başka bir şey zannedersem

bu sırf bir hayal olur.

Asla var olmamış yokluğun

asla varlığı olmaz.

Bir fakirim ki neyim varsa senindir, bense hiç,

“Fakru fahri” eldedir ferman-ı vahdaniyetin.

“Ben” öyle bir yokluğum ki,

bedenim ve ruhum ve bilincim dahi mevcut değildir.

Eğer bedenim, ruhum ve bilincim olsaydı onlar “senin” olurdu

ve “ben” de bir fakir olurdum.

Ama, maalesef ki fakir olabilecek kadar dahi bir varlığım mevcut değil.

Bu durumda fakir de olamıyorum.

Hiç de olamıyorum.

Resulullah a.s.’ın “Yokluğumla iftihar ederim” sözünü,

O’nun tevazu icabı “ben yokum” demesi gibi anlama!

O söz

kendisinden başkası olmayanın

“Siz yoksunuz var olan ben’im” fermanından başka bir şey değildir.

Arş-ü kürsî, arz-ü eflâk hep senin emrinle var,

Suhf-i ekvan dest-i takdîrinle mektup âyetin.

Arş (sınırsız üst bilinc)

ve

kürsî (fiziksel evren bilinci)

ve

yeryüzü (insanın bedeni)

ve

gökler (insanın düşünce gücünde açılan sonsuz esmâ boyutu)

tek nokta olan tek varlığın emr’idir, ilmidir.

(Suhf-i ekvân/“varlık boyutları”),

bir kitabın sayfaları gibidir ve sayfaların toplamına kitap denir.

Harfler heceleri, heceler kelimeleri, kelimeler cümleleri,

cümleler paragrafları, paragraflar sayfaları, sayfalar bölümleri,

bölümler de kitabı oluşturur.

Her aşama aynı varlığın farklı mânâlarının tecelligâhıdır.

Tüm mânâlar tek mânâ olan “Allah” ismi ile işaret olunandır.

Kitapta kaç tane âyet var?

Saymaya ihtiyaç ve lüzum var mı?

Kitapta bir tek âyet var.

Onu dilediğin mânâ formatlarıyla dilediğin sayıya kadar adetlendirebilirsin.

Ama okumayı bilenler

her çağda

sadece

“bir âyet” okur.

Sen o zât-i bî-nişansın, lâ-mekânsın bî zaman,

Her ne varsa fi’l-ü evsâfın, kemâl-i kudretin.

Sen,

senden başka varlık olmadığı için “bilinemeyensin”.

Sen,

senden başka varlık olmadığı için “mekân” yaratmayansın.

Sen,

senden başka varlık olmadığı için “zaman” yaratmayansın.

Bundan dolayı sana kulluk edecek bir mekanın ve zamanın olmasından “münezzehsin”.

Zaman, mekan ve varlık olarak her neye var diyorsak,

ancak senin senden ayrı olmayan mânâlarındır.

Yaratmak sırrındaki;

“başka olarak yaratmamak ilkesi”

kudretinin zirvesidir.

Sen O mevcûdsun ki senden bir diğer yok müncelî,

Her vücûda oldu kayyûm, sırr-ı mevcûdiyetin.

Sen öyle bir varsın ki;

var olan ve algılanan sen’den gayrı değildir.

Algılayan; sem’î ve basîr de sensin.

Kayyumiyet;

(varlığının başkası tarafından yaratılmamış olması)

her noktanın varlık sırrı oldu.

İki gazeldeki mânâlardan hiçbir şey anlamamıştım. Anlamamak bir yana içlerinde Kaf Dağı’nın ve Simurg Anka kuşunun isimlerinden tek harf dahi geçmiyordu. Kuyunun başından ayrıldık. Yıllarca yüzlerce şehir gezdik. Dağı ve kuşu ne bilen vardı ne de gören. Sonunda görkemli bir kente geldik. Handa dinlenirken tellalların bağırmalarını duyduk. Şöyle diyorlardı:

“Ey ahâlî!.. Kim ki Milest hârâbelerindeki kuyuda saklı bulunan levhayı getirir de âlimlerin reisine verirse, karşılığında üzerinde başka bir sır yazılı bir levha alacaktır!..”

Hemen âlimlerin reisini buldum. Yanımdaki levhayı verdim. Sevinçten boynuma sarıldı ve kendisindeki levhayı da bana verdi. Levhaya baktım; bunda da bir şiir vardı:

5. KENDİNE DOĞRU

Âlemde meşhud olan bu devran,

Tekâmül içindir, kemâle doğru.

İç dünyandaki düşünce akışları

ve dış dünyandaki olayların sonsuz tekrarında bir amaç vardır.

Amaç her olayın sonucunu gözlemek

ve ondan ders almak değildir.

Bu devranın amacı birimlerin bilincini olgunlaştırmaktır.

Küllî bilinci anlayabilecek kapasiteye yükseltmektir.

Her nokta cevvâl, her zerre raksan,

Uçup giderler, visâle doğru.

Her nokta (bilinç, birim, birey) her an faal haldedir.

Çünkü var oluş sistemi her an silinip,

daha da mükemmelleşmiş olarak

bir an sonra tekrar var olmaktadır.

Bu gidiş

her noktanın ‘visâl’i olan

‘kendi hakikatini anlayışa’ doğrudur.

Ekvan, insan koşup giderler,

Tutulmaz, kapılmaz hayâle doğru.

Varlık âlemleri ve insan

sonu olmayan mükemmelliğe doğru sürekli gelişmektedir.

İnsan isen, gel matlûbu anla,

Yorulma gitme Celâl’e doğru.

İçgüdülerinin, duyularının ve basit toplumsal alt bilincin güdümünden çıkarak

‘insan bilinci’ne ulaş.

Celâl’den yansıyan çokluk gazabının girdabına kapılma.

Tek’in çok gibi görünmesindeki arzuyu anla.

Olayların ve düşüncelerin içine dalıp da

‘her şey O’nu anlatıyor’ gibi tefekkürlerle vakit kaybetme.

Sonsuza kadar, sonsuz tecellileri incelesen

yine de önüne sonsuz sayıda sonsuz gelir.

Ve senin bilincini ‘celal tecellisi’olarak boğar.

Ufk-i ezelde doğan bir Güneş,

Gider mi acep zevâle doğru.

Ezel boyutunda hiç doğmayan, hiçbir zaman ölmez.

Sen doğmamış olan Güneş’sin

ve ‘yok’ olamayacak özelliktesin.

Geçen her an için;

‘eyvah ömrümden bir saniye daha gitti diye üzülme.’

Gitmek ve geçmek yoktur. Her an mükemmelleşmek vardır.

İfâte etme kıymetli vakti,

Çevir yüzünü Cemâl’e doğru.

Akrebin ve yelkovanın hareketine vakit denir.

Senin vaktin o değil.

Senin vaktin, beynindeki düşünce gücüdür.

Beynini ve düşünceni boşa harcama.

Cemâl’den doğan tek’lik ilmini ancak bu bedenle

ve bu dünya yaşamında elde edebilirsin.

Kalbe dönüşmüş aklının gücünü

Celâl perdesinde çoklukta görünen Cemâl tek’liğine çevir.

Şiirdeki anlamlar hayretimi uyandırdı. Fakat derdimi yine halletmemişti. Âlimlerin reisi de bendeki şiirleri okudu. Onun da aradığı sualin cevabı orada yoktu. Beraberce Serendip adasına gitmeye karar verdik. Aylarca yürüdük. Serendip adasında Hz. Âdem’in indiği yalnızlık tepesini ve o tepede yalnız yaşayan en büyük ârifi bulduk. Elimizdeki levhaları ona verdik. Aradığımız cevapların suallerini arz ettik.

6. CEVAPLAR

En büyük ârif bize aradığımız cevapları bizden hiçbir hizmet istemeden verdi. Önce benim kulağıma eğilerek;

“Birinci levhadaki şiirler Kaf İle Simurg Anka’yı bildiriyor.

Şiirlerde anlatılan sonsuz özelliklerin sahibi Kaf harfi ile anılır.

Kaf; sonsuz âlemleri ilminde ilmi ile var etmiş olandır.

Simurg Anka ise Kaf’ın sonsuz tecellileridir.

Her tecellî Kaf’dır.

Kaf kendi hakikatini unutunca simurg Anka adını alır

ve aslı olan Kaf’ı aramaya başlar.

Simurg Anka ve Kaf iki ayrı yerde, iki ayrı varlık değildir.

Sen Simurg Anka ve Kaf’sın.

İki isimden de sıyrılırsan Simurg Anka’nın Kaf Dağı’na olan yolculuğu sona erer

ve kuş yuvasına döner.

Yuvasına dönmüş Simurg Anka’ya da İnsan-ı Kâmil denilir.

Simurg Anka’ya göre ikinci levhadaki şiir yedi başlı ejderhanın sualine cevap vermektedir.

Bize sonsuz ve sınırsız görünen bu varlıklar âlemi

bir kervan gibi aşk nûruna

ve aşk sırrına doğru akıp gitmektedir.

Bu gidiş, bu yolculuk, durmak bilmeyen bu hareket

ezelî ve ebedidir.

Bu kervan Hak’kın kendinden gelip

yine kendine gitmektedir”

dedi. Sonra âlimlerin reisinin de aradığı cevabı verdi. Memleketlerimize döndük.

Yolculuğa çıkalı yedi yıl olmuştu. Yarın son gündü ve ejderha gelecekti. Halk bizim dönüşümüzden ümidini kesince kurbanlarını hazırlamış ve gözyaşlarıyla beklemekteydi.

Ejderha geldi. Ben de karşısına çıkıp cevaplarının hazır olduğunu söyledim. Eğer cevaplarım yanlışsa hem beni alacak hem de kurbanların sayısını yetmiş kıza ve yetmiş erkeğe çıkaracaktı. Tekrar düşünmemi ve son kararımı vermemi istedi.

Cevabımı yüzüne karşı haykırdım:

“Ey ifrit!

Her an olgunlaşmakta olan bu varlıklar âlemi,

durmadan yürümeye mahkûm bu kervan,

hayalin dahi kapsayamayacağı eşsiz sırra,

ilâhî cemâlin her şeyi kendine çeken nûruna doğru koşup gitmektedir .

Bu kervan kendinden gelip kendine gitmektedir.”

Cevabı alan yedi başlı ejderha korkunç bir çığlık atarak alevler içinde kaldı. Alevler sönünce bir de baktık ki o ejderha genç bir kıza dönüştü.

Genç kız önümde saygı ile eğilerek ;

“Ben İlâhî Kudret’in var ettiği varlığın en güzeliyim. Fakat olaylar beni ejdere çevirdi. Kurtuluşum da senin verdiğin cevaplara bağlıydı. Şimdiye kadar hiç kimse doğru cevabı verememişti. Bu andan itibaren hizmetinizdeyim” dedi.

Ülkede bayram ilan edildi. Kurban olarak ayrılan yedi kız ve yedi erkeğin düğünü yapılarak evlendirildi. Ben de varlığın en güzeli olan kız ile evlendim. Yol arkadaşım Bahadır vezirim oldu. Babam tahttan çekildi ve ben ülkemin âdil hükümdarı oldum.

Çok uzun yıllar ülkemi yönettim. Bir gün eşim ile birlikte at gezintisi yapıyordum. Atımın ayakları tökezledi ve aşağı yuvarlandım. Gözlerim acıdan fal taşı gibi açılınca karşımda Aynalı Baba’yı buldum.

“Hoş geldin Hükümdârım” dedi.

A’mak-ı hayaldeki bir saltanatım daha sona ermişti. Mezarlıktaki otların üstünde yerde yuvarlanıyordum. En çok da dünya güzeli sultandan ayrı düştüğüme üzülmüştüm.

Aynalı Baba üzüntümü bildiği için;

“Üzülme.

Yedi başlı ejderha,

senin yedi boyutlu nefsindir.

Her nefs boyutun aslına döndükçe güzelleşir.

Sonunda en güzel varlık olan nefs-i sâliha haline döner.

Fakat bu dönüşte alevler içinde çok yanarsın.

Sonunda da nefsin senin hakikatinin önünde eğilerek hizmetine girer.

Nefsteki ikiliğin bitip sona ermesi hayal âleminde evlilik ve düğün-bayram olarak görülür. Sen sultanın olan nefsinle asıl şimdi buluştun”

dedi ve evime uğurladı.

RÂCİ’NİN KAHVE ÂLEMLERİ, İLMİN VE İRFANIN EFENDİSİ HZ. MUHAMMED A.S.’A YÜKSELİNCEYE KADAR DEVAM EDECEK.

 Yorumlayan ve özetleyen:

Kemal Gökdoğan

www.yorumsuzblog.net.tc

Ara 172011
 

Amak-ı Hayal Bölümler;

1.Bölüm    2.Bölüm   3.Bölüm   4.Bölüm    5.Bölüm    6. Bölüm    7. Bölüm     8. Bölüm    9. Bölüm    10. Bölüm   11. Bölüm    12. Bölüm    13. Bölüm    14. Bölüm     15.Bölüm 

beşinci gün
AZAMET SAHASI
kutsal bilgelik
1. AYASOFYA

Allah’ın
ilâhi ilim ve kudreti
gökleri ve yeri kaplamıştır.
Onların gözetilmesi O’na ağır gelmez.
O yücedir, büyüktür.
Bakara Suresi, ayet: 255

Bu gün de yine Aynalı Baba’nın kulübesindeydim. Dünün muhasebesini yapıyordum.
Dün göremediğimiz bir boyutun, göremediğimiz bilinçli birimleriyle yıllarca yaşamıştım..

Aynı anda iki ayrı boyutta iki ayrı zamanı tam anlamıyla yaşamak mümkün müydü?

Eski Râci olduğum günlerde mümkün olmadığına, saçmalık ya da delilik olduğuna hükmederdim.

“Allah’ın kudretiyle mümkündür”

cevabını ise çok ucuz bulduğum için asla kabul etmezdim.

Allah’ın kudretinin oradaki hikmetinin nasıl oluştuğunu araştırırdım.

An içinde yılları, yüzyılları, bin, milyon, milyar ve sonsuza kadar devam edecek zaman akışını yaşamak nasıldı? Henüz cevabını tam anlayamamıştım. Aynalı, aklımdan geçenleri okumuş gibi suallerimin cevaplarını sıralamaya başladı.

Her varlığın akıl ve beden hızı farklıdır. Ben Çin’den bir bardak su alıp gelmek için buradan altı ay gidiş için, altı ay da dönüş için yürümem gerekir. Bir yılda bir bardak suyu ancak getiririm… Bir kaplumbağayı göndersek o zavallı hayvan altmış yılda gider altmış yılda da döner, eder yüz yirmi yıl… Şimşek (ışık) hızıyla hareket eden bir varlığı göndersek gidip geldiğini dahi göremeyiz, hâlâ gözümüzün önünde durduğunu zannederiz, halbuki o gitmiş gelmiştir.

Süleyman Nebî’nin Belkıs’ın tahtını nasıl getirdiğini düşün.

Aslında zaman yoktur, sadece hareket vardır ve biz hareketin hız ölçüsüne zaman diyoruz. Allah indindeki zamansızlığa (dehr’e) “an” diyoruz. Hareket “an” içindedir.

Kaplumbağanın gidiş gelişinde dünya güneşin etrafında yüz yirmi kez dönmüştür. Bende bir kez dönmüştür. Şimşek hızlıda ise dünya bir milim gidebilmiştir.

Âlemlerde kaplumbağadan milyarlarca kez daha yavaş varlıklar olduğu gibi, şimşekten de milyarlarca kez daha hızlı varlıklar da vardır.

Soğan gözlü canların hızı şimşeğe yakındır. Onun için sen de o âlemin şartlarına göre hızlandın ve birkaç dakikada birkaç yıllık hareketi yaparak geri döndün.

Bize göre soğan gözlüler “cin”dir, onlara göre de “âdemler” cindir.

Her şey her şeye göredir.

Zaman bunun için göreceli gibi gelir.

Aslında görecelilik zamanda değil, hızdadır.

Aynalı’nın bu açıklaması aklıma ve ruhuma öyle bir sükûnetle karışık uyku hâli verdi ki isli cezvenin mis gibi yanık kokulu kahvesini zor içtim. Gözlerim kapanmıştı. Fakat aklım hâlâ açıktı. Kendimi Ayasofya’nın minaresinde ezan okumaya hazırlanıyor buldum.

Ayasofya “kutsal bilgi” demekti. Minâre “elif” demekti. Ayasofya batıda gelişen fenni, minare de doğuda gelişen hikmeti temsil ediyordu. Bu iki ilim aynı beyinde cem olunca hakikat güneşi kalbi daha çok aydınlatacaktı.

Aynalı’nın ilim ve irfan kokan sohbetini aklımdan geçirdiğim anda “Allâhû Ekber!” diyerek başladım ezan okumaya. Sabahın alaca karanlığında büyük bir kuş beni minareden kaparak havalandı.

2. “UZAYIM” IN BOYUTLARI

Bir anda dünya aşağılarda mavi boncuk kadar küçülünce “Ey kuş sen nesin, necisin? Beni nereye götürüyorsun?” dedim. Kuş bana hal lisanıyla seslendi. “Ben Simurg ve Anka’yım. Sen bana ‘insan-ı kâmil’in bilinci (şuuru) diyebilirsin. Senin bilincin hatıra binâen geçici olarak kâmil nefs sırrına yükseldi. Sen Simurg ve Ankâ oldun ve kendi mekânsal boyutlarını seyahate çıktın.”

Demek ki ben başka bir şeye binmemiş yine kendi üst bilincimin üstüne binerek âlemlerimin sırrını seyre çıkmıştım. Simurg ve Anka da ben imişim, içinde gezdiğim uzay da ben imişim.

Kendi hakikatimde Hirâ Nur Dağı’nda Hz. Muhammed a. s.’ın duyduğu haşyeti yaşadım. Haşyet ve hayretimden yarım kalan ezanı sonsuz uzayda okudum.

Anka kuşu, “Üzerimde her türlü ihtiyacını karşılayacak sistem var. Ayrıca arkamda elli bin yıllık ihtiyacımızı karşılayacak elli tane daha Anka kuşu var” dedi. Kuşun sırtı adeta saray gibiydi. Biraz dolaştım. Tüm sevdiğim şeyler sarayın odalarında mevcuttu. Çay, kahve, ispirto ocağı, yatak ve diğer teşkilat tamamdı. Her şey istediğim gibi ve en mükemmeliydi. Anka ben kendim olduğuma göre, dünya boyutunda hafıza bankama yüklediğim her şeyi bu boyuta aktarmıştım. Şimdi de onları en mükemmel halleriyle kullanacaktım. Ahiretin ve cennetin sırlarından birisi de bu olmalıydı ve zatımızın “Hâlık” özelliği her an faaliyetteydi.

Bu tefekkür içindeyken sayılamayacak kadar çok uzayda bir yörüngede akıp giden taşların içine girmişiz. Bir tanesini elime aldım ve lisan-ı hal ile dertleşmeye başladık. Bana dedi ki:

“Ah, ah! Sorma halimi. Ben bir yolcuyum. Biraz evvel bir kulun vücunda zerreler halinde bulunuyor idim. O âlemin büyük kıyameti “Allahu Ekber” sesiyle birlikte koptu ve bizler o âlemde yok olduk bu âlemde taş olarak tekrar var olduk. Kâmil kulun varlığı da bu âleme yükseldi. Şimdi ben yine onun vücudundayım. Benim kaderim sürekli var olmak, yok olmak ve tekrar var olmak. Gördüğün şu sonsuz uzay o kâmil kulun sonsuz boyutlarından bir boyuttur. Bu var oluş ve yok oluşların ne başı var ne de sonu var.”

Taşı elimden bıraktım. O taşta sonsuz sayıda zere vardı. Zerrelerin taştan, taşın zerrelerden haberi yoktu. İşin en tuhaf tarafı zerreler ve taşlar benim vücudumu oluşturan cüzlerdi. Cüzler külli halleri olan Ahmed Râci’yi tanımıyorlardı. Kendimi tanıtsam ve ben senim, sen de bensin desem anlamazdı.

Kendi özelliklerimde afâkî seyir sırrı beynimi çok yormuştu. Biraz uyudum. Uyanınca Mars (eski adı Merih) gezegenine gelmiştim. İçinde bulunduğum boyutun var oluş sistemine göre Mars canlı varlıklar ve eserleriyle doluydu. Beş duyulu bedensel boyutta buraya gelseydim taş ve topraktan başka bir şey göremezdim.

Mars’da mevcut olan bu boyutun canlıları birbirine zarar vermeden yaşıyorlardı. Zararlı ve gereksiz hiçbir şey yoktu. Evlerde yaşayan canlıları ise insana benziyordu fakat organları daha fazlaydı.

Kuş dedi ki: “Mars’lıların şekli insana benziyor fakat insanlığın bir alt boyunda oldukları için tam Âdem şekline sahip değiller. Eksik yönleri var. Eksik yönleri nefislerindeki emmare sıfatıdır. O olmayınca nefsi eğitmek ve varlığın hakikati içinde böylece terakki etmek imkanları da yok.”

Kuşun açıklamasını dinledikten sonra emmare nefsime o ana kadar boşu boşuna kızdığımı anladım. Melek gibi emmaresiz olmak istemişimdir. Meğer ki bizi kemâlâta taşıyan o emmarenin terbiyesiymiş. İnsanın da en büyük sırı en çirkin görünen emmare nefs özelliğinde gizli bir hazine imiş. O andan itibaren emmare nefsin nasıl bir nimet olduğunu anladım. Eğitilirse en yükseğe çıkaran, eğitilmezse en aşağıya indiren bir “Burak” imiş emmare nefs.

Her seferinde olduğu gibi a’mak-ı hayaldeki bu seyahatimden de ayılacak ve eski nefs mertebeme inecektim. Şu anda Aynalı’nın Kâmil nefs özellikleriyle emâneten donanmıştım. Fakat hiçbir şey bedava değildi. Bu mertebeye kendi gayretimle tırmanıp kendi emmare nefsimi kâmil nefse dönüştürmeliydim. O iş de ancak dünya yaşamında sınırlı ömrümüzde yaşayacağımız tek şansımızdı.

Bu düşünceler içinde Jüpiter’e geldik. Sıcak bir ortamdı ve yine bu boyutun özel bitkileriyle kaplıydı. Dünya boyutuna göre ise bitkisiz sadece ateş topu gibi olmalıydı. Burada fazla durmadık geçtik. Hızla güneş sisteminin en son mahallesinin en son gezegenine geldik. Soğuktu. Öldürücü ve yok edici soğukta dahi özel boyutunun özel yaşam katmanları vardı.

Evrendeki her gezegenin sonsuz sayıda boyutu ve her boyutunun kendine has yaşamları vardı.

Dünya da aynıydı. Dünyada dahi sonsuz semâlar yani boyutlar mevcut, her boyutun da hususi hayat tabakası mevcuttu. Bu neden böyledir diye kendi kendime sorunca cevap yine kendiliğinden geldi.

Tek gerçek Ahad’dır. Ahad’ın sayısız ve sonsuz boyutu mevcuttur. Her boyut başka boyutun zıttıdır. Boyutlar birbirini tanımaz, asla karışmaz ve ayrılmaz. Tek ayrı, boyutları ayrı değildir. Eğer öyle olsaydı, tek artı ve tek’in boyutları olur ve ikilik olurdu. Kendi kendime bu nasıl hesaptır, bu ne içinden çıkılmaz hakikattır dedim ve hesap defterini kapattım ki akıl tası çatlamasın.

3. İKİ GÜNEŞLİ SİSTEM

Yirmi beş bin yıl daha gittik. İki güneşli bir uzay mahallesine geldik. Güneşlerin alevleri uzayda gezen yılanlara benziyordu. Öyle yılanlar ki uzunlukları binlerce yıl yoldu. Yakıcı ve yok ediciydiler.

Kuş dedi ki:

“Şu anda

nefsinin iki özelliğini

iki ayrı güneş olarak seyrediyorsun.

Birisi Nefs-i emmâre güneşi diğeri de Nefs-i kâmile güneşi.

Kızıl renkli olan emmâredir. Alevleri de bitmek tükenmek bilmeyen uzun isteklerdir ve kendi kendini yiyip bitirmektedir.

Beyaz renkli olan güneş de kâmiledir. Beyaz alevleri de yine bitmek tükenmek bilmeyen istekleridir fakat ilim ve irfan öğrenmenin bitimsiz alevleridir.

İlim ve irfan öğrenmenin de sonu yoktur ve bu hırs da insanı sonsuza kadar

‘aşk’ ile yakar kavurur.”

Güneşlerin ve galaksilerin sonu yoktu. Sonsuza kadar gitsek yine sonu yoktu. Çünkü uzay (evrenler ve boyutlar) Allah’ın sonsuz ilminin mânâlarıydı. İlmin sonu varsa uzayın da sonu vardı. İlmin sonu yoksa uzayın da sonu yoktu.

Yolculuktan sıkılmıştım. Git git hep aynı sistemdi. Her şey zâhirde farklı ama bâtında aynı idi. Hem dönüş için yirmi beş bin yıllık (ışık yılı kastediliyor) yiyeceğimiz vardı. Hemen dönmezsek açlıktan ölebilirdim. Bir an devam etmeyi, ölmeyi göze almak istedim. Düşüncenin ve alemlerin sonuna yani Sidretü’l Münteha’ya ulaşabilir miydim?

Düşüncenin ve âlemlerin Sidretü’l-müntehâ’sı neredeydi? Elbette ki âlemlerin ve düşüncenin bittiği son noktadaydı. Âlemler de düşünceler de Allah ilminin mânâ helezonları değil miydi? Demek ki son nokta uzayda ve düşüncede değildi. Son, ilk olan Hak idi. İnsan da Hak’ka vasıl olursa “Sidretü’l Müntehâ”nın “kendisi” olduğu sırrını anlayacaktı.

Kuşa; sıkıldım, dönelim artık, dedim. Kuş; henüz Kaf Dağı denilen sonsuzluğumun sonsuzda birini dahi gezemediğimizi söyleyerek dönüşe başladı, yirmi beş bin yıl sonra beni aldığı noktaya yaklaştırdı.

Minareye ayaklarımın üzerine inmek için hazırlandım. Gözlerimi açınca kendimi ayaklarımın üzerinde kavuklu zatın mermer mezarı yanında kaskatı vaziyette dikeliyor buldum. “Kaf Dağı’ndan geldim mi?” demişim. Aynalı gülerek:

“Sen Kaf Dağı’na gitmedin ki gelesin. Kaf Dağı zaten sensin! Başkası değilsin ki kendini bulasın. Sen hep aynısın. Kendinden kendine gidememeye ve kendinden kendine gelememeye mahkumsun. Senin sırrın gidememek ve gelememektir” diyerek kahve fincanımı doldurdu ve konuşmaya devam etti.

“Zerre de aynı, küre de aynı mayadan. Pire de aynı, deve de aynı mayadan. Cüz de aynı, kül de aynı mayadan. Ha alemi gezmişsin, ha zerreyi gezmişsin, hepsi de boş. Gezdiğin yer aynı yer. Aynıyı değişik manalarla seyretmek gerçekten ârifi sıkar. Hele kahveni iç!”

dedi ve bir şiir okuyup beni evime uğurladı.

Ey vahdet! Bahri-i bî pâyân! Sensin mevce-zen!

Kesret-i emvac içinde rûhüma sensin yine,

Bin isim, yüz bin çeşit vermiş isen de kendine,

Her ne dense, âsüman, eflâk, ervâh-ı beden,

Yalnız sensin sen!

. . .

Ey teklik sırına halife insan! Sen sonu olmayan denizsin. Dalgalanan sensin. Dalgaların çokluğu içinde görünen yine sensin. Kendine binlerce görünüş ve şahsiyet vermiş isen de, canlı cansız her ne varsa

yalnız sensin sen!

RÂCİ’NİN KAHVE ÂLEMLERİ İLMİN VE İRFANIN EFENDİSİ HZ. MUHAMMED A.S.’A YÜKSELİNCEYE KADAR DEVAM EDECEK.

Yorumlayan ve özetleyen:
Kemal Gökdoğan
www.yorumsuzblog.net.tc

Ara 172011
 

Amak-ı Hayal Bölümler;

1.Bölüm    2.Bölüm   3.Bölüm   4.Bölüm    5.Bölüm    6. Bölüm    7. Bölüm     8. Bölüm    9. Bölüm    10. Bölüm   11. Bölüm    12. Bölüm    13. Bölüm    14. Bölüm     15.Bölüm 

dördüncü gün
ÂRİFLER TOPLANTISI
görecelilik
1. AYNALI BABA ÂLİM Mİ CÂHİL Mİ?

 Alkolü bırakışımın dördüncü günüydü. Sanki hiç başlamamış gibiydim. Dört yıllık alkolün öldürdüğünden daha çok beyin hücresinin dört gün içinde aktifleştiğini hissediyordum. Çünkü Aynalı ile tanıştığım ilk günden beri uyku hariç beynimin her bölümü düşünce ve tefekkür jimnastiği yapıyordu..

Evden çıktım. Annem hem meraklı hem memnun hem de endişeli gözlerle arkamdan bakıyordu. Üzerimdeki ani değişimi bir türlü çözememişti. Hayattaki tek güvencesi bendim. Babam uzun yıllar önce ölmüştü.

Bu düşünceler içinde mezarlığın kapısına geldim. Osmanlı matematik ve fen alimlerinden birisinin mezarı önünde durdum. Ölmeden onun bilgisinden yararlanmak isterdim ama çok geçti. Şimdi Aynalı Baba’nın mânevi ilim ve irfanını tahsil etmeye çalışıyordum.

Nefs mekanizmam faaliyete geçerek fısıldadı. Ben Avrupa’da fen, Osmanlı payitahtı İstanbul’da şeriat ve tarikat ilimleri tahsil etmiştim. Aynalı’nın keşif ve kerameti olabilirdi ama fen ve matematikten haberi var mıydı?

Evrenin nasıl oluştuğunu, oluşum teorilerini akla ve bilime göre anlayabilir miydi? Yoksa “Allah bilir evlâdım! Allah, kâinatı yaratırken bize mi soracaktı” diye cahilliğini örtecek bir cevap mı verecekti?

Öyle cevap vermese bile bilim ve fenden habersiz, kalbiyle kendi âleminde uçan bir mübârekti sadece. Fazlaca gözümde büyütmeye değmez diye düşündüm.

Kulübesine yaklaştıkça hüzünlü neyin sesini, duman ve kahve kokusunu duymaya başladım. Beni görünce hürmetle ayağa kalktı “Sâfâ geldin nûrum” dedi. Hürmeti beni mahcup etmişti.

Bu gün büyük fincanlarda ilacımızı (kahvemizi) aldık. Biraz ney biraz şiir dinletisinden sonra beni yanına alarak biraz evvel önünde durakladığım fen ve matematik aliminin kabrine götürdü. “Nûrum şu kabirin üzerine uzan ve o mübareğin ruhunun tesiri altında bu günkü dersini al” dedi. Biraz önceki düşüncelerime direk cevap gibi gelen bu olaydan da epeyce mahcup oldum.

Mermer mezarın kenarına uzandım. Kavuk şeklindeki taş başlığa gözüm ilişti. Kavuk canlanır gibi olup etrafında dönmeye başlayınca gözlerime derin bir ağırlık çöktü ve özüme doğru olan geçiş süreci başladı.

2. KENDİM OLARAK BAŞKA BOYUTTAYIM

Kendimi zifiri karanlık bir odada, yumuşak bir yatakta yatıyor buldum. Biraz önce mermer üzerindeydim ve hava günlük güneşlikti. Şimdiyse pamuk yataktaydım, bir odadaydım ve karanlıktaydım.

Bu seferki boyutsal yolculuğum öncekilerden farklıydı. Kendimi iki kimlikli olarak algılamıyordum. Bedenim hissedebildiğim kadarıyla aynıydı. Kısaca ben her yönümle Ahmet Râci’ydim. Fakat hayalimin ve bilincimin derinliklerindeki boyutlarIMdan bir zamanIMda ve bir mekanIMdaydım.

Yattığım yerden karanlık odayı keşfe çalışırken kapı yavaşça açıldı. Bir erkek sesi “Oğlum kalktın mı?” diye sordu. Hiçbir şey göremediğim için ses vermedim. Benim babam ölmüş, ben de annemle yaşıyordum. Gelen adam babam olamazdı. Şimdi hangi boyuta göre cevap verecektim?

Aniden mezarlıkta uyandım. Aynalı hiç orada olmadan ney üflüyordu. Kendimden korktum. Kalbim göğsümü yırtacak gibi atıyordu. Aynı anda iki ayrı boyutta idim. Her iki alemde aynı beden aynı bilinç ile mevcuttum. Aynalı’ya kızarak “Adam benden cevap bekliyor ne diyeyim?” diye sordum. Gülerek eliyle beni ilgilendirmez işareti yaparak neyini üflemeye devam etti. Yapacak bir şey yoktu. Mezarın kenarına oturdum. Bu dünyada ney dinliyordum, başka bir dünyada da başım dertteydi.

Adam tekrar sordu:

“Oğlum kalktın mı?”

“Evet, uyandım, fakat sen benim babam mısın” diye dünya boyutuna göre cevap verdim.

Evet derse bu boyutta onun oğlu rolünü oynamam gerekiyordu. Hayır derse başka bir şey düşünecektim. Hiç beklemediğim bir cevap aldım.

“Oğlum çıldırıyor musun?” dedi.

“Hayır! Ama babam öleli çok olduydu da!” şeklinde bir kaçamak cevap verdim. Fakat daha da zor duruma düştüm.

“Eyvahlar olsun! Oğlumu insanlar çarpmış. Zavallı yavrum saçmalıyor” dedi.

Bu sefer durum zordu. Bulunduğum boyutun akıl ve mantık sistemini henüz çözememiştim. İşimi şansa bırakamazdım. Delilere farklı muamele yapılabilirdi. Durumu düzeltmek için;

“Şaka yaptım babacığım! Şaka. Lâkin bir lamba ya da bir mum emretseniz de getirseler. Burası cehennem kadar karanlık” dedim.

Zavallı adam ağlarcasına feryat etmeye başladı.

“Heyhât! Oğlum çıldırıyor. Batmayan güneş doğmuş, âlem nur ile dolmuş iken oda karanlık diyor. Aman evlâdım üzerime fenalık gelmeye başladı. Kendine mukayyet ol. Senden başka teminâtım yok!”

Oda tam manasıyla karanlık iken babam olduğunu söyleyen adama göre aydınlıktı. Bu sefer ben onun deli olduğunu düşünmeye başladım. Adamı kızdırmamak ve durumu tekrar düzeltmek için;

“Babacığım! Gerçekten batmayan güneş doğmuş. Belki de pencereler kapalı olduğu için ışığı buraya girmiyor” dedim. Adam bağırarak uzaklaştı.

“Aman Yâ Rabbî! Mutlaka bizim oğlan çıldırıyor. Bizim gözlerimizin ışığı almasına hiçbir şey engel olamaz. Biz insanlar gibi kör değiliz. Yetişin dostlar!”

Biraz sonra odaya bir sürü akrabam gelmişti. İçlerinde annem, amcalarım, dayılarım, teyzelerim ve diğer akrabalarım vardı. Hepsi kendisini tanıtarak teker teker geçmiş olsun dediler. Ben onlara göre hem delirmiştim hem de kör olmuştum.

Babam ve annem yanımda oturmuş kederinden ağlıyorlardı. Akrabalarımın sorularına cevap vermedim. Çünkü her ne desem deliliğime bağlayacaklardı. Susmayı tercih ettim.

Dünyadaki ruh ve beden yapımın aynısıyla geldiğim için cebimde kibrit olduğunu hatırladım. Sessizce çıkarıp bir tanesini yaktım. Gördüğüm manzara o kadar tuhaftı ki ani bir kahkaha patlaması kopardım. Akrabalarım insan gibiydiler fakat burun ve alın arasında arpacık soğanı gibi tek gözleri vardı ve üzeri de soğan zarları gibi kat kat deriyle kaplıydı. Benim gülme sesimin şiddetiyle hepsi dört ayaklı olup var güçleriyle zıplamaya başladılar. Ben gülme hâlinden gülme krizine girdim. Kendimi yere atıp boğazım şişene kadar güldüm onlar da ben susana kadar zıpladılar.

Susup yatağa oturduğumda hepsi tek sıra oldu. En önde babam gelip elimi hürmetle öptü ve;

“Ey Beyaz Cin’in Sarı Şeytan’ı! Saltanat sana mübarek olsun! Ne mutlu bana ki sen benim soyumdan gelerek bin seneden beri beklediğimiz o mübârek sesi çıkardın. Şimdi bütün kızıl şeytanlara haber vereyim gelip de Mehdî Hazretlerinin elini öpsünler. Her yere haber göndersinler” dedi.

Gülme sesim onların hiç duymadığı bir şey olmalıydı ki kutsal işaret olarak kabul ettiler. Nasıl bir Mehdi Hazretleri olduğumu ise zamanla anlayacaktım.

Beni ve kendilerini nasıl gördüklerini bilmiyordum. Kibritin ışığını fark etmemişlerdi. Ama batmayan güneşleri neyse onun bir tür ışığıyla algılama yapıyorlardı. Ben de onların ışığıyla algılama yapamıyordum. Bulabildiğim malzeme ile kendime bir el feneri yaptım. Birkaç gün yaşadığım ortamı inceledim. Taşları dantel gibi işleyip büyük binalar yapmışlardı. Her türlü el süsleme sanatlarında çok maharetliydiler. Tüm malzemeler tabii (doğal) idi.

Eğitim ve eğitim binalarına çok önem veriyorlardı. Bütün şehir edebiyat, felsefe, tarih ve ilahiyat dallarında eğitim veren fakülte binalarıyla doluydu. Fen ve matematik bilimlerinden ise hiçbir iz ve eser yoktu.

Dünya boyutunda oturduğum yerde birkaç dakika geçirmeme rağmen öteki boyutta daha şimdiden üç gün yaşamıştım. Aynı anda iki değişik hızda zaman yaşıyordum.

3. MEHDÎ HAZRETLERİ

Bin seneden beri “Beklenen İlâhî Kurtarıcı Hazretleri” için boş bekletilen yüzlerce hizmetçisi olan saraya yerleştirildim.

Ülkenin devlet başkanı, başbakanı, bakanları, mebusları ve her tür asker ve sivil örgüt liderleri elimi öperek biat ettiler. Ardından Mehdi, Yanılmaz Din Âlimi (Âyetullah), Halife, Ordu Baş Komutanlığı, Adalet Baş Yargıçlığı ve Ölümsüz Doğal Lider ünvanlarını takdim ettiler. Hayır diyemedim. Diyemezdim. Çünkü onların inancı ve duyu organlarının algıladıkları şeylerin aksine söylediğim her sözü delilik alameti olarak kabul ediyorlardı. Akıllı zannedilip sağ kalmak, deli damgası alıp öldürülmekten daha iyi idi.

Bu boyutta ölürsem sonuç nasıl olurdu bilmiyordum ve Aynalı Baba’ya da bu konuyu hiç sormamıştım. En iyisi soğan gözlü cinlerin dediklerini yapmaktı.

4. İLAHİYAT FAKÜLTESİNİ TEFTİŞ

Bir gün ilâhiyat fakültesini ziyarete gittim. Fakülte Başkanı, profesörler, eğitmenler, öğrenciler beni dünya gözüyle bir kez görmüş olmaktan dolayı yüce tanrıya çok şükrettiler. Bütün ilim, irfan ve kemâlâtın bende toplanmış olması, hakikati sadece benim bilebileceğim bir kez daha ilan edildi. Bana kısaca Sarı Şeytan Hazretleri diyorlardı.

Herkes, her cemaat, her tarikat, her mezhep kendi inançlarının doğru olduğuna inanıyor ve Sarı Şeytan Hazretleri’nin kendilerini doğrulayacağına çok kesin inanıyorlardı. Ne demeliydim? Ne yapmalıydım? Herkesin gönlünü nasıl almalıydım? Sadece bir grubu tastik etsem diğer yüzlerce grup beni deli ilan edip parçalardı. Hepiniz doğrusunuz desem hepsi deliliğime hükmederdi. Tam bir çıkmazdaydım.

O gün bitirme sınavları vardı. Ben baş köşeye oturtuldum. Okulun en zeki öğrencisi “Bibi” isimli soğan gözlü cin, sınav heyetinin önüne geldi. Heyet başkanı sordu:

“Tanrı âlemleri nasıl yarattı?”

Bibi cevapladı:

Tanrı âlemleri yaratmayı planladı ve planını da en büyük yardımcısı Beyaz Cin (ifrit) Hazretleri’ne verdi. Tantan isimli âlimin görüşüne göre; on beş bin sene evvel Beyaz Cin, altın semâda mor şeytanlarla birlikte oturmakta idi. . .

Sözün burasında dinleyiciler arasından aykırı bir ses itiraz etti:

“Üç bin yıldan beri bu yanlış görüşte ısrar ediyorsunuz. Beyaz Cin’in yanındaki şeytanlar mor değil açık mavi idi. Öğrenci benim görüşümü kasıtlı olarak çarpıtarak anlatıyor. Tantan benim.”

Fakülte başkanı ağırlığını koyarak;

“Efendi! Şimdi talebenin sınav sırasıdır. İtiraz vakti değildir. Başka bir zaman Sarı Şeytan Hazretlerinin huzurunda âlimlerimizle sen de imtihan olunabilirsin ve dalalette olduğunu anlarsın” dedi.

Soğan gözlü cin Bibi devam etti:

“Mor şeytanlar Beyaz Cin’e son derece itaatli iseler de pek aptal şeyler olduklarından Beyaz Cin biraz daha zekî ve biraz daha akıllı mahluklar yaratmaya niyet etti. Aslında bu plan tanrının projesinde yoktu. Bunun için gökyüzünün süprüntüleri ile sekiz köşeli bir meydan yaptı. Boşluğa tükürdü bir deniz oldu. Meydanı denizin üstüne koydu. İşte bu bizim âlemimizdir. Lâkin deniz suyu dondu, âlem buzlarla doldu. Sonra bir kazan yapıp âlemi onun üstüne astı. Bu kazanı tükürüğüyle doldurup nefesiyle kazanı kaynattı. Âlem ısındı. Ondan sonra mor şeytanlardan bir ikisini yontarak küçülttü. Sonra delip içini şişirdi. Bunları meydana salıverdi. İşte bunlar bizim atalarımızdır ve bizim akıl ve zekâmız bundan dolayı fazladır.”

İtirazcı âlim Tantan’ın sesi yine işitildi:

“Kazan, kazan! Bir kazan patırtısıdır gidiyor. Ey cinler siz hiç aklınızı çalıştırıp da tefekkür ettiniz mi? Kazanın kaç kulpu vardır? Kaç kulpundan nereye asılıdır? Ne ile asılıdır? Bunu bileniniz ve bu sırra ereniniz yoktur. Hey câhiller! . .”

Nihayet iki taraf şamataya başladı. Hepsi dört ayaklı olup zıplamaya koyuldular. Neredeyse bina çökecekti. Duruma devlet başkanı el koydu, bağırarak susturdu.

“Susun ey cinler. Sarı Şeytan Hazretleri zuhur eyleyip aramıza inmişken bu yaptığınız terbiyesizliktir. Haftaya sarı Şeytan Hazretlerinin huzurunda tartışalım ve o bize doğruyu ilân etsin”

Herkes elimi ziyaret ederek ayrıldı.

5. BÜYÜK HÜKÜM GÜNÜ

Bir hafta geçti. Ülkenin en büyük meydanında toplanıldı. En yüksek yere ben oturtuldum. Devlet başkanı benim himmetimle tartışmayı başlattı.

Ülke iki ana fikir çerçevesinde iki düşünceye ayrılmıştı. Bir kısmı dinde yenilik isteyen Protestanlar’dı ve âlim Tantan’ın liderliğinde toplanmışlardı. Diğeri de dinde statükoyu korumaya çalışan Ortodokslar ve liderleri Tonton.

Devlet desteği alan Tonton, devletin baskısı ile susturulan Tantan’a meydan okudu:

“Binlerce yıllık tecrübe ve araştırma sonucu elde edilen ilahî gerçeklere lüzumsuz yere karşı çıkıyorsun. Şimdi şarlatanlığın sona erecek. Bizim haklı olduğumuzu âleme duyurmak için yüce tanrımız ve Beyaz Cin şu anda aramızda bulunan Sarı Şeytan Hazretlerini göndermiş bulunuyor. Haydi bakalım nefsinden uydurma sözleri huzurda tekrar et!”

Tantan cevap verdi:

“Ey Tonton! Ben size her konuda itiraz etmiyorum. Lâkin siz ilericilik düşmanısınız. Araştırma yapmıyorsunuz. Öğrendiklerinizi genişletmiyorsunuz. Mesela Beyaz Cin’in yanındaki şeytanlara mor diyorsunuz.”

“Resullerimiz, evliyalarımız, âlimlerimiz ve üç bin yıldan beri atalarımız öyle diyor. Onlar yalan mı söyleyecekler.”

“Onlar amennâ ve saddaknâ doğru söylemişler. Fakat binlerce sene Beyaz Cin’in karşısında oturan şeytanların rengi başlangıçta mor olsa bile onun nurunun etkisiyle renklerinin şimdiye kadar açık maviye dönüşmüş olması gerekmez mi? Ey Tonton insaf et!”

“Olabilir! Lâkin bu aklî bir delildir. Bu konuda Beyaz Cin’den direk nakledilen bir mesaj delili ya da Beyaz Cin’in yanına çıkıp da gözüyle gören bir evliyanın delili yoktur.”

“Sen aklî delili nasıl kabul etmezsin. Beyaz Cin’in mesajı ve evliyanın keşfi yanında dinin üçüncü başvuru kaynağı olarak Aklî çıkarım da eklenmelidir. Şöyle ki; ateşin karşısına katı bir cisim bıraksak nihayet yumuşar. Hatta bazı cisimler erir. Demek ki mor şeytanlar da şimdiye kadar açık mavi olmuştur. Bu kesin delildir.”

“Olabilir sayın Tantan. Fakat akıl ile iman etmek hatadır, küfre götürür hatta sapıtır. Âdem isimli kalitesiz yaratık aklı ile hareket ettiği için sapıtmamış mıydı? Bizim atamız olan Beyaz Cin ise tanrının emrini aradaki perde engeli nedeniyle ters anladı aşk ve inatla emre sadık kaldı. Haksız yere de kovulmadı mıydı?”

“Sayın Tonton orada da yanılıyorsunuz. Emri ters anlayan kalitesiz yaratık Âdem idi. Ona ceza olarak da batmayan güneşin nurunu görememek cezası verilmişti. Her neyse sen söyle şimdi, kazanın kaç kulpu vardır?”

Bu önemli soruya Tonton cevap veremedi. Cahilliğini gizlemek için de;

“Yüce tanrı, elçi cinler ve evliya cinler ve tanrının bilmesini istedikleri ancak bilir. Biz ise gayba iman ederiz. Kazanın saplarının sayısına burnumuzu sokmayız. Tanrı kaç sap yapacağını bize mi soracak” diyerek cevabı geçiştirdi.

Tantan ayağa kalkarak zafer kazanmış gibi bağırdı:

“Susun ey cahiller! Sizin bilemediğiniz bu evrensel gizemi ben keşfettim. O gök yüzündeki büyük kazanın tam yedi yüz altmış sekiz buçuk adet kulpu vardır.”

Bu saçmalıklara daha fazla dayanamadım. Güneşe kazan, gezegene meydan, denizlere tükürük, kazanın kaç kulpu olduğunu bilmeye de ilim ve irfan sırları demeleri beni yine gülme krizine soktu. Çok şiddetli ani bir kahkaha daha patlattım. Benim gülme sesimi kulak yapıları nedeniyle tanrısal bir “sayha” (kulakları sağır eden ses patlaması) şeklinde duyan soğan gözlü cinler toplu olarak dört ayak üzerinde zıplayarak ibadetlerine başladılar.

Duydukları ses onların bin yıldan beri bekledikleri tanrının mesajı imiş. Devlet desteğindeki Tonton ve Ortodoks cinler haklı sayıldılar. Tantan ve Protestanlar iman tazeleyip hakikate tabi oldular.

Kendimdeki bir âlemden yine kendimdeki dünya âlemine nâzil olup (boyut değiştirip) tek zamanda ve tek mekanda, tek beden ve tek bilinçle yeniden var olduğumda hâlâ gülüyordum.

Aynalı Baba âlim ve câhil kavramlarına işaret eden bir konuşma yaptı.

“Bilim ve fen bugünkü ulaştığı seviye ile

hakikati ancak Tantan örneği kadar açıklayabiliyor.

Ben de bilimsel keşifleri din ve tasavvuf adına açıklasam

yüz yıl sonrakilerin gözünde Tonton gibi kalırım.

Hakikat bir bahr-i ummandır (sonsuz deniz) ki

her ne desem yalan olur.

Sonsuza kadar hakikati

ne bir Kâmil ne bir câhil ne de fen

açıklamaktan âciz kalacaktır.

Her yüzyıla göre

bir önceki yüzyılın medeniyeti

soğan gözlü cinlerin uygarlığı misali gibi kalacaktır.

Ey kendisinden başka varlık olmasından münezzeh olan

‘Allah’

biz sana;

ne salat ile (namaz)

ne savm ile (oruç)

ne Hac ile

ne zekat ile

ne de başka din ibadetleri ile hamd etmekten aciziz.

Ben, seni, senin kendini hamd etmen gibi hamd edemem”

diyerek elleri ve ayakları üzerinde zıplamaya başladı. Durdu ve “Bizim onlardan ne farkımız var ki”deyince ben de hem daha ziyade gülmeye hem de ellerim ve ayaklarım üzerinde Aynalı’dan daha da yukarılara zıplamaya başladım.

Not: Merhum Üstâd Filibeli Ahmed, Aynalı Baba ile olan bu mülakatlarını 1900 yıllarının başlarında yaşamıştır. Filibeli, o dönemin üniversitesinde (Dârul Fünun) felsefe derslerine giren tahsilli bir aydındır. Avrupa ve Amerika’daki yeni ışık, atom, astronomi keşiflerinden ve çağdaş modern bilim teorilerinden haberdardır. Görecelilik teorileri (izafiyet nazariyeleri) henüz emekleme aşamasındadır. Döneminin zor şartlarında, henüz yeni başlayan modern bilimlere dayanarak çağının çok üstünde değerlendirmeler yapabilmiştir. Elbette ki onun eksik olan bir yönünü de efsane mi gerçek mi çok net belli olmayan Aynalı Baba tamamlamıştır.

Aynalı Baba’nın 19. yy. başlarında İstanbul Karaca Ahmet mezarlığında yaşayan ve meczup gibi görünen bir ‘ârif’ olduğunu merhum Haluk Nurbaki bir sohbetinde bahsetmektedir. Bu konuda daha teferruatlı bilgi için <aynalı baba haluk nurbaki> yazarak arama motorundan internet sitelerindeki bilgilere ulaşabilirsiniz ya da BURAYI TIKLAYINIZ…

RÂCİ’NİN KAHVE ÂLEMLERİ İLMİN VE İRFANIN EFENDİSİ HZ. MUHAMMED A.S.’A YÜKSELİNCEYE KADAR DEVAM EDECEK.

Yorumlayan ve özetleyen:
Kemal Gökdoğan
www.yorumsuzblog.net.tc

 

Ara 172011
 

Amak-ı Hayal Bölümler;

1.Bölüm    2.Bölüm   3.Bölüm   4.Bölüm    5.Bölüm    6. Bölüm    7. Bölüm     8. Bölüm    9. Bölüm    10. Bölüm   11. Bölüm    12. Bölüm    13. Bölüm    14. Bölüm     15.Bölüm 

üçüncü gün

DEVR-İ DÂİM

yeniden doğuş

1. GONCANIN AÇILIMI

Aynalı Baba, Türk Kahvesi ve sırrın hüzünlü sesi Ney. Sükûtun ve huzurun bahçesi mezarlık. Çam ve reçine kokusu. Yine hepsi birleşerek beni hayalimin derinliklerindeki âlemlerden bir âleme indirdi.

Hindistan’lı bir gencim. Yaşlı babam, “Oğlum yeterince büyüdün. Kendini ve kâinatı tanıma vaktin geldi. Seni, sana varlığın sırrını yaşatacak olan en büyük üstada göndereceğim” dedi.

Beni en büyük üstâd Brehmen’e götürecek olan rehbere teslim ettiler. Rehberim bir merkebe bindi ben de onu tam kırk gün yaya olarak takip ettim. İlk günler sürekli yürümekten canım çok yandı. Fakat zamanla bedenimdeki tembellikten ve fazlalıktan arındığımı hissetmeye başladım. Bilincim daha hızlı ve daha soyut çalışmaya başladı. İlmin ilk şartı tembellikten ve fazlalıklardan arınmak olduğu için bu kırk günlük perhizli yürüyüş özellikle planlanmıştı.

Yolculuğun sonunda bir kulübeye geldik. Rehberim beni kulübeye soktu.

“Ey gerçek varlık Brahma. Gerçeğinin boyutlarını, ruhunun derecelerini göster!”

diyerek duasını tamamladı ve kapıyı üzerimden kapatarak ayrıldı. Kulübenin içi yavaşça karanlığa gömüldü.

Rehberim dua ederken vücûdum gibi zindeleşmiş olan bilincim karıncalanmaya başlamıştı. Duayı ötelerdeki bir tanrının işitmeyeceğini hissetmiştim. Gerçek varlığın ve gerçeğin ben kendim olduğumu düşündüğüm anda da sessiz, harfsiz, titreşimsiz bir mânâ helezonunun algı merkezimden tüm varlığıma yayıldığını duymaya başladım.

Ey zayıf bezm-i vücûd

Anla nedir sır-rı şuûn

Yok dem-i vahdette hudûd
. . . . . .

Ey! Varlık âleminin “görünüşte âciz, hakikatte sonsuz kudret goncası” olan misafiri.

Sen tek gerçeğin şu anda kapalı gonca gülüsün.

Abdiyetin ve âciziyetin misafirisin.

Kulluğun ve zayıflığın

ilim ve irfanla beslenirse

öyle bir açılım sırrı yaşarsın ki

Abdiyetin öteki ucu “Hak”

aczin öteki ucu kudret

sendeki misafirliği alır götürür.

Mânâ okyanusu

her an sonsuz hallere bürünmekte iken

Vahdet’i durağanlıkta ve sükûnda arama.

Okyanus’un çırpınışı başlangıçsız ve bitişsizdir

Tekliğin

sonsuz aksiyon

hâli olduğunu anla.

2. EKBERİYET SIRRI

Brahmanizm dini mensubu olduğum halde özümde bu dinin bozulmamış aslını hissediyordum. Dünya var olmadan önce, şimdi ve dünya yok olduktan sonra da hiç değişmeden devam eden tek din olan “Allah Sistemi”ni hissediyordum.

Doğduğum ülkenin şartlandırmalarına göre her an var olan tek varlığın ismini “Brahma” olarak öğrenmiştim. Şimdi Brahma’yı, kendimi ve kâinatı (var oluşlar bütününü) daha yakından öğrenmek vaktiydi.

Yıkık dökük bir kulübede karanlıklar içinde oturuyordum. Bilincim de aynen yıkık dökük bir kulübe misali olan bedenimde karanlıklar içinde idi.

Bilincim beden kulübesinden her yöne taşarak sonsuz bir hızda ve zamansız bir zamanda tüm kâinatı içine aldı. Görebildiğimiz ve göremediğimiz tüm boyutlar bilincimin içinde âdeta sonsuz küçüklükte tek bir nokta hâline dönüşmüştü. Sonsuz geçmiş zaman ve sonsuz gelecek zaman sadece tek bir an olarak yine bilincimde yok olmuş gitmişti.

 Birden bire bilincimin tüm içeriği de yok oldu.

Bilincim de yok oldu.

“Kendim” kavramı tamamen silindi.

Sadece “var” diye bir bilgi kaldı.

Öyle bir “var” ki;

“yok”a ve “hiç”e eşit

bir “var”.

Var, yok, hep, hiç gibi farkındalık oluşturan mânâlar da silindi. Farkındalık da yok oldu. Bu durumu izah edecek tek bir kavram kalmıştı geriye “Allah Ekber”.

“Allâhu Ekber, Allâhu Ekber!

Ey sır-rı vücûd-u bî vücûd

Marûfsun amma bilinmezsin,

Zâhirsin amma görünmezsin.”
. . .

O’nun “ ekberiyeti ”;

kendinden başka varlık olmamasıdır.

O’nun varlık sırrı;

varlık tecellilerinin “başka varlık olamaması”dır.

 O’nun bilinme sırrı;

O’nu bilecek ikinci bir şeyin olmamasıdır

ve

O’nu bilenin de sadece kendisi olmasıdır.

 O’nun görünme sırrı;

O’nu görecek ikinci bir şeyin olmamasıdır

Ve

O’nu görmek,

bir mânâ tecellisinin kendi hakikatini idrak etmesi hâlidir.

 3. YENİDEN DOĞUŞ ve REENKARNASYONUN REDDİ

Görünmeyen en büyük üstadım “Brehmen”in öğretisi ney’in gönlü titreten esintileri gibi mânâ helezonları hâlinde bilincime doluyordu.

İç içe geçmiş iki küçük kulübede (birisi kulübe, birisi bedenim) eski bilincim ve eski bilgilerim Ekberiyet gerçeğinin tecellisiyle ölüp gitmişti. Şimdi yeniden doğuş ânıydı.

((( Konunun akışı ile bağlantılı olarak hazırlanan EK BİLGİ: )))

Yeniden doğuş ruhta (bedende) değil bilinçteki bilgide geçerlidir.

Kâinat benim bedenim, kâinattaki işleyen tek sistem olan İslâm ruhum idi. Kâînat ve sistemi nasıl iki ayrı varlık değilse; bedenim ve ruhum da iki ayrı varlık değildi.

Ruhumun zâhiri (görünüşü) bedenim, bedenimin bâtını da ruhum idi.

Bedenim ve ruhum aynı olduğu için hiçbir zaman bedenimden bir ruh çıkıp da başka bir bedene göç edemeyecekti. Zâten ruh (beden) sonsuzdu ki, nereden nereye gidecekti. Gidiş ve dönüş sonlu ve sınırlı şeyler için geçerlidir. Sistemde ise sonlu ve sınırlı hiçbir şey mevcut değildir.

Mânâların bir an içindeki görünüşüne “doğuş”, o an içindeki görünüşünün bitişine “ölüm”, sonraki an içinde daha da mükemmelleşmiş olarak tekrar görünüşüne “yeniden doğuş” deniyordu.

Buradaki adı Brahmanizm olan Tek Sistem’in yeniden doğuşun gerçek yüzünü anlatımı bu şekilde idi. Zamanla bu gerçek unutuldu. Daha doğrusu değişime uğradı. Beden ve ruh iki ayrı varlık zannedilerek ruhun dünyadaki yaşantısına göre başka bedenlere göç ettiği inancı yayıldı.

Dünya boyutundan geçen her birimin her düşüncesi evrende donarak sonsuza kadar kalır. Başka bir birimin beyni o donmuş düşünce satırlarının bir kısmı ile çakışınca bilgi arkı (atlaması) meydana gelir. Hatırlayabildiği kadarını da anlatır. Genellikle geçmişten bir isim söyler ve ben yeniden bu bedende doğdum iddiasına başlar. Bu iddianın nedeni bu konudaki gerçeğin bilinememesidir. Halbuki Resul ve Velî beyinleri evrendeki donuk düşüncelerden dilediğini okuyup bize anlatabilir ve hiç birisi de ben yeniden doğdum iddiasına girişmez.

Gizeme meraklı insanlar bu basit bilgi arkını reenkarnasyon olarak lanse ediyorlar. Bir gün bir şekilde yok olacak dünya küresini yaşamın devri daim merkezi zannediyorlar. Ölüm sonrası sonsuz hayatı reenkarnasyon gibi bir yanılgıyla değiştirmek istiyorlar. Bu isteğin de nedeni, İslam’ın sonsuz yaşam gerçeğinin anlaşılamamasıdır. Anlatılamamasıdır. Reenkarnasyona ilgi duyanları ve inananları suçlayamıyoruz, kınayamıyoruz. Çünkü İslâm Gerçeği, onlara ulaştırılamıyor.

(((Bu konuda daha detaylı bilgilere “www.okyanusum.com” web sitesinden ilgili kavramları araştırarak ulaşabilirsiniz.)))

İki kulübede bu bilgilere ulaştıktan sonra “hiçlik” hâlim biraz somutlaşarak kendimi tekrar algılamaya dönüştü.

Yoklukta tek bir nur (mânâ) parladı. Aynı anda sayısız ve sonsuz nur oldu. Her nur ilk nur ve aynı nurdu. Hem tek idi hem çok idi. Bilincim her nur zerresini kapsadı.

Zerreler kendi aralarında kümeleşerek evreni oluşturdu. Bilincim evrendeki tüm zerrelerin bilgisini özüne aldıktan sonra dünya adlı bir küreye odaklandı.

Zerreler su ve suda yaşayan canlılara dönüştü. Sonra karalarda yürüyen, uçan hayatlar oluştu. Bilincim her canlının her zerresinde mevcuttu ve onların tüm hikayesini hafızasında depoladı.

Bu olayların oluşumu milyarlarca yıl sürmüştü. Şimdi’ye yaklaştığım anda bilincim sadece iki zerre algılar hale geldi. O iki zerre birleşerek önce tek zerre oldu. Sonra bölünerek çoğalmaya başladı. Bilincim milyonlarca-milyarlarca küçük odacıklar içinde hapis hayatı yaşamaya başladı. Her odacığın (hücrenin) ayrı bir özelliği ve ayrı bir kişiliği vardı. Ama ben onlarla hem aynıydım hem de onlardan farklıydım.

Hücreler bilincimden silindi. Kendimi insan bedeni olarak algılamaya başladım.

“Sonsuzluk”

“Zamansız An” içinde

milyarlarca süren bir mâcera sonunda

sonlu bir beden sûretinde

kendini seyre başladı.

Yavaş yavaş bilgiler bilinç içinde okunamaz hâle geldiler. Bölüm bölüm arşivlendiler. Arşiv kapısı şifrelendi ve şifresi ilim-irfan üstâdlarına teslim edildi. Zamanı gelince onlardan şifrelerimi alıp kendi arşivlerimin kapısını açmak üzere dünya boyutuna doğdum.

Kulübemin kapısını kapatan “Brehmen” üstâd kapıyı tekrar açtı. Gözlerim âni gelen aydınlıktan kamaşarak kapıyı açanın Aynalı olduğunu hayal-meyal gördü.

Hayalimin derinliklerinden Aynalı’nın mezarlıktaki kulübesine iniş yapmıştım. Kendi hâlinde neyine üfleyerek şiir (kaside) okuyordu:

Doğdu şimdi şems-i idrak âleme

İstivagâhtır dimağ-ı âdemî

Nur-i Hak’tır şeb-çerağ-ı âdemî

Ey melâik! Baş eğin hep âdeme!
. . .

(İdrak güneşi şimdi âleme doğdu.

Âdem’in kafası, idâre ve saltanat merkezidir.

Âdem’in karanlıkları anlatan cevheri, Hak’kın nurudur.

Ey melekler! Hepiniz âdem’e baş eğin.)

 Şiire ara verip hüzünle yüzüme bakan Aynalı Baba’ya;

Hepsi secde etti

dedim.

Aynalı Baba başını her iki yana salladıktan sonra;

Evet. . Ancak nefsindeki büyüklük sıfatı yani şeytan, hariç

dedi ve şiirini tamamladı.

Merhaba ey pertev-i sırr-ı vücud,

Merhaba ey zübde-i cümle şuûn,

Merhaba ey menba-ı fehm-ü fünûn,

Merhaba ey mazhar-ı ikram-ü cûd,

Kâinattan sen idin maksud, sen!

Ey zekâ! Bizler senin mir’atınız,

Nokta sensin, biz senin âyatınız,

Secdegâh sen, kıble-i ma’bud sen!

( Merhaba! Ey varlık sırrının nuru!

Merhaba ey bütün olayların özü!

Merhaba ey anlayış ve fenler kaynağı!

Merhaba ey Hak’kın iltifat ve ikramına nâil olan!

Kâinattan gâye sen idin sen!

Ey zekâ bizler senin aynanız,

Nokta sensin; biz senin büyüklüğünü gösteren belirtileriz.

Secde edilecek yer sensin, Hak’kın Kıble diye tayin ettiği yine sensin!

Kendimi rasgele bu evrene gelmiş bir organizma olarak görüp, isyan ederek öylesine yaşayıp giderken şimdi gerçek değerimi anlamıştım. Yeniden doğmuştum.

Sonsuz derinliklerdeki seyahatimin verdiği sonsuz yorgunlukla evime gidip erkenden yattım.

RÂCİ’NİN KAHVE ÂLEMLERİ İLMİN VE İRFANIN EFENDİSİ HZ. MUHAMMED A.S.’A YÜKSELİNCEYE KADAR DEVAM EDECEK.

 Yorumlayan ve özetleyen:
Kemal Gökdoğan
www.yorumsuzblog.net.tc

Ara 172011
 

Amak-ı Hayal Bölümler;

1.Bölüm    2.Bölüm   3.Bölüm   4.Bölüm    5.Bölüm    6. Bölüm    7. Bölüm     8. Bölüm    9. Bölüm    10. Bölüm   11. Bölüm    12. Bölüm    13. Bölüm    14. Bölüm     15.Bölüm 

ikinci gün

EY NÛR

( Nur’un ve Zulmet’in Ezelî Savaşı )

1. Mülhime Nefs Girdabı

Mezarlıktan çıkmış eve doğru gidiyordum. Evet, hayret, meyhaneye doğru değil de eve doğru gidiyordum. Aynalı Baba’nın bir fincan kahvesini içmiş ve alkolden ebedi tiksinmiştim. Eve gelince annem de gözlerine inanamadı. Tabii ki verdiğim söz gereği anneme Aynalı’dan ve yaşadığım mâceradan söz etmedim..

Erkenden yatağıma uzandım ve nefs muhasebesi yapmaya başladım.

Birkaç damla tasavvuf ilmi ile

her şeyin aslını anladığımı zannetmiştim.

Varlığın sırrını

“ her şey Hak’tır ve ben de Hak’kım “ felsefesi ile özetleyip

tam rahatlamıştım ki,

Aynalı Baba içine düştüğüm bu girdaptan Buda ile yaptırdığı hayali yolculuk sayesinde kurtardı.

Beni gönderdiği ülke benim kendi özümdü.

Everest Dağı özümdeki nefs idi.

Dağın başlangıcı, birinci bilinç boyutum olan “nefsi emmâre” idi.

Dağdaki birinci saray; bilincimin ikinci boyutu olan “nefs-i levvame” idi. Bu nefs boyutunun girdabından, Buda tecellisine bürünmüş olan Aynalı Baba’nın küçük bir desteğiyle (tasavvuf dilinde ‘şeyhin himmetiyle’) kurtulmuştum.

Dağdaki ikinci saray; bilincimin üçüncü boyutu olan “nefs-i mülheme” idi. Bu sarayın tuzakları çok fazlaydı. Buda sembolü (aslında Aynalı Baba) beni nefs-i mülheme sarayına yalnız sokmuştu. Koruması (himmeti) yoktu. Her şey ben’im ve her şey ben’im tecellimdir felsefesini tasavvufi bir hakikat ve keşif zannederek sarayı ve sarayın içindeki her şeyi nefsime helal görmek yanılgısına düştüm.

Gerçi haram ve helal yanılgımdan çabuk kurtuldum. “Resuller ve veliler daha bilgili olmasına rağmen harama ve helale son derece dikkat etmişlerdir” prensibini hatırlayınca tehlikeyi atlattığımı zannettim. Fakat mülheme nefs girdabında sonsuz sayıda tuzak vardı. En basitlerinden birisine yakalanmaktan kurtulamadım. Prensesin sonsuz güzelliğini Hak’kın güzelliğinin yansıması olarak gördüm. Sadece prensesin değil evrendeki her güzelliği Hak’kın güzelliği olarak yorumladım. Tam bu anda prensesin yaşlanmış, çirkinleşmiş hali tecelli edince geri çekilmek zorunda kaldım. Halbuki Hak ve Hak’kın her tecellisi tek bütünün farklı cepheleriydi. Prensesin yaşlı halini Hak olarak kucaklayıp hazmedemedim. Ve böylece mülheme nefs mertebesinin ilk hakikat tecellisini dahi hazmedemeyince tekrar başa dönmek zorunda kaldım. Dağın yarısından yani mülheme nefs mertebesinden tekrar dağın dibine yani emmare nefs mertebesine düştüm.

İlk boyutlar arası tasavvufi gezintide ilk mühim nefs mertebesinde ayağım kaymıştı. Bu kaymadan Aynalı Baba memnun olmuştu, çünkü en büyük hatayı yaparak bir daha yapmamayı ve Mutmain nefs boyutuna geçiş için vize almayı öğrenmiştim. Bu güzel tefekkür içinde uyumuş kalmışım.

Aynalı ile tanışmamın ikinci gününün sabahında erkenden uyandım. Normalde ikindiye kadar uyurdum. Uyanınca da meyhaneye gider sabaha kadar eve gelmezdim. Annem gayet memnun arkamdan bakarken giyinerek evden çıktım.

2. Karşılıklı Hediyeleşme

Pazara uğrayıp birkaç tencere, tava, mangal, tabak, kaşık gibi mutfak eşyası aldım. Yağ, pirinç ve benzeri yiyeceklerden de aldım. En mühimi de bolca taze Türk kahvesi temin ettim.

Kulübeye geldim. Aynalı Baba hediyeleri reddetmedi. Benim gibi bir alkoliğin getirdiği kapları ve yiyeceği tereddütsüzce alması, hemen kullanması beni çok onore etmişti. Hiç kimseden karşılıksız bir şey almıyordu. Biraz konuştuk, yemek yedik ve biraz da uyuduk. Yeterince dinlendikten sonra benim getirdiğim mangalı ateşledi ve isli cezveyi ateşe sürerek taze dövülmüş dibek kahvesinden demlemeye başladı. Kahve yavaş yavaş kaynadıkça kokusu beni kendimden geçiriyordu. Dede eski fincanları doldurdu. (Aynalı’ya bazen baba, bazen dede diyordum.) Bir yudum çekiyor, biraz ney üflüyor ve gür sesiyle şiir okuyordu:

Bu şuun, âlem

Bisebat-u bîkıdem

Nerde Havva, âdem

Varsa aklın ey dedem!

Dem bu demdir, dem bu dem!..

Dem bu demdir, dem bu dem!..

(dem=başlangıçsız ve sonsuz an)

. . .

Nice tasavvuf ehli (sûfiyye) ve hikmet ehli (filozof/hükemâ) kimselerle yıllar geçirmiştim. Tasavvuf ehli olan takvâlı (?) zâtlar, âlemin sonradan yaratılmış değersiz bir madde olduğunu kötüleye kötüleye anlatırlardı. Filozoflar ise âlemin Tanrı ile birlikte ezeli olduğunu iddia ederler, bir kısmı da tanrıyı inkar ederek maddenin ve enerjinin ezeli ve ebedi olduğunu kanıtlamaya çalışırlardı. (Allah’ı inkâr mümkün değildir, çünkü sen kendini inkâr edebilir misin? Bundan dolayı TANRI kavramı özellikle yazılmıştır.)

Aynalı Baba hem tasavvuf ehlinden hem de filozofların inançlı ve inançsız kesiminden farklı olarak âlemin aslını ve hakikatteki hükmünü birkaç kıt’a “mârifet” şiiriyle bir anda anlatmıştı.

Aynalı anladığım kadarıyla şöyle diyordu:

Bu tecelliler ve bu âlemler ve bu boyutlar

ne ezelidir ne de ebedidir.

Hâdis (yaratılışı Tanrı’dan sonra) de değildir,

kadîm (Tanrıgibi başlangıçsız, yaratılmamış) de değildir.

Âlem ve tecelliler dediğin her şey;

zamansız Hak’kın zamansız gölgesidir.

Âdem ve Havva isimli

insanlık âlemini

hangi zaman dilimine oturtabilirsin ki?

Aklının sınırını kaldırıp da

akl-ı kül ile tefekkür edersen

zamanın ve gölgenin var olmadığını,

her an (dem bu dem) var olanın

Hak olduğunu keşfedersin.

*(Allah veya tanrı kavramları özellikle ayrı ayrı kullanılmaktadır, bundan sonraki kullanımlarda da aynı özellik mevcuttur. Tasavvuf Felsefesi (ilm-i hikmet) ve batı felsefesinde yapılan tartışmalarda kastedilen ‘tanrı’dır. Allah ismi ile işaret olunan ahad varlık; görecelilik taşımadığı için hikmet ve felsefe tartışmalarında kullanılamaz.)

Getirmiş olduğum değersiz hediyelerin karşılığını para ve değerli hiçbir şeyle ölçülemeyecek olan bu bilgi ile iade etmişti. Ben ona Yunus Emre misali ucuz alıç gibi olan çanak çömlek getirmiştim o da bana para ile satın alınamayacak ilim ile karşılık vermişti. Yıllardan beri çözemediğim; zaman, mekân, madde, enerji ve insan sırlarını bir fincan kahve içip bir nefes ney dinleyip birkaç kıt’a şiir dinletisiyle o demde halletmiştim.

3. Cihad-ı Ekber’e Hazırlanış

Aynalı’nın şiirini zihnimde yorumlarken gönül nefesiyle üfürdüğü neyin sesi yavaş iniltilere döndü. Sanki binlerce yıl uzaktan geliyordu. Yine iyice gevşemiş ağır bir uyku ile uyanıklık arası yakaza haline girmiştim. Yani ne uyanıktım ne de uyuyordum. Aynı anda hem Râci olarak mevcuttum hem de binlerce yıl önce Belh’de yaşayan İranlı bir gençtim.

Odama bir hanım girdi, benim eşimmiş. Çabuk hazırlanıp “Seyir Bayramı”na yetişmemi söyledi. Başıma bir külah, belime bir kuşak taktım. Üzerime uzun bir şal aldım. Sokağa çıktım. Yüzlerce, binlerce insanla birlikte büyük bir meydana geldik.

Ne olduğunu birisine sordum. Yüzüme baktı, “Sen yabancısın galiba, kıyafetin bizim gibi ama bizim inanç ve şartlanmalarımızdan haberin yok. Bu günden itibaren kırk gün Seyir Bayramı’dır (Temâşa Bayramı). Biraz sonra ismi okunanlar şu büyük çadırdaki Zerdüşt’ün yanına girecek. Zerdüşt’ün sorusuna Hak Kelam ile cevap verenlerin alnına ‘cennetlik’, cevap veremeyenlere de ‘cehennemlik’ yazılacak. Cennetlik olanların Hakikati seyretmesine izin verilecek.” dedi.

Zerdüşt, milattan önce 1200 yıllarında İran’da yaşamış birisiydi. Kimisine göre o ateşe (ışığa, iyiliğe) ve karanlığa (cehalete, kötülüğe) tapma dinini kurmuştu. İslam düşünürlerine göre de eski Resul’lerden biri idi ve Hak Din’i zamanla tahrif edilerek ateşe ve karanlığa tanrı olarak tapınılmaya çevrilmişti. İçimden gelen bu duyguları dinlerken yüksek sesle adım okundu. Hemen çadıra girdim.

Zerdüşt muazzam bir tahtta altın sırmalı elbiselerle oturuyordu. Askerler, danışmanlar, hizmetçiler etrafını sarmış el pençe divan duruyordu. İki asker koluma girip huzura götürdü ve bıraktılar. Herkes yerlere kadar eğildiği halde ben sadece başımla hafifçe saygı sundum. Çevredekiler yere eğilmememi ölüm cezası olarak düşünüyorlardı. Fakat Zerdüşt hiç oralı olmadan bana hemen sordu:

Nereden geldin?”

Kalbime düşeni hemen söyledim:

“Nasıl ve niçin yaptığından sual olunmayan Allah’tan. . .”

Niçin gönderildin?”

“Kendimi hatırlamak, ilim ve irfan nûrum ile cehalet karanlığımı birbirinden ayırmak ve sonra tekrar cem etmek için bu beden ve ruh tecellisine indim. Nûruma yâni ilim ve irfanımla kendimi hatırlamaya <ben> , cehalet ve ben’i hatırlamayı örten zulmete de <gayrım> ve <ben olmayan> dedim.

Nûrun nedir? Karanlığın nedir?”

“Nûrum; ilim ve irfan yönüm olan Hürmüz’dür. Karanlığım; kendimi unutmuş yönüm olan

Ahriman’dır”

Hangisi üstündür?”

“Şu anda özümde her ikisi de eşittir. Kendimi tanımak cihadı olan Cihad-ı Ekber’i kazanırsam nûrâni yönüm baskın olacak. Kazanamazsam zulmânî yönüm baskın olacak.”

Sonra ne olacak?”

“Nur galip gelecek ve Allah;

‘Ben’den gayrı mevcûd yok

( Lâ mevcûde illâ Hû )

diyecek”

Zerdüşt eliyle alnıma yeşil bir çizgi çekti ve etrafındaki ihtiyarlar (seçkinler), “Allah mübârek kılsın!, Allah mübârek kılsın!” dediler.

Çadırdan yanıma verilen bir rehberle çıktım. Alnımdaki yeşil çizgiyi gören halk her iki yana çekiliyor ve

“ İşte Ahriman’la çarpışacak cengâver geliyor!”

diye bağırıyorlardı.

Rehberimle ışıktan daha hızlı koşan atlara bindik, binlerce yıl yol kat ettik. Sonsuz bir sahrâya geldik.

Sonsuz sahrâda sonsuz yükseklikte bir

Dağ

yükseliyordu.

Vücudumun iki katı ağırlıkta zırhlarla ve silahlarla donatıldım. Dağa tırmanmaya başladık. Dağda yükseldikçe bana hiç de yabancı gelmeyen

fakat bir türlü nereden hatırladığımı çözemediğim

içki şişeleri görüyordum.

Şişeler ben yaklaştıkça canlanıyor şekil değiştiriyor, müthiş ejderhâlara dönüşerek üzerime ağızlarından ateşler püskürterek saldırıyorlardı.

Zırhımdan yansıyan alevler geri dönerek kendilerini yakıyor

ve

cam gibi tuz buz olup dağılıyorlardı.

Yine âşina gelen gır gır ve şamata sözler başka bir ifrit kılığına bürünerek bana saldırıyor. Onlar da duman haline dönüşüp yok oluyorlardı.

Rehberime,

bunlar nedir ?

diye soran anlamlı gözlerle baktım.

Gülümseyerek

“Küçük cihadla terk ettiğin basit günahların tecellileridir,

sen şimdi asıl

Büyük Cihad’a yoğunlaş”

dedi.

4. Denge Küre’si YİNG ve YANG

Biz dağın zirvesine yükselirken sonsuz semâdan da bir melek elinde bir küre ile dağa iniyordu.

Dağın sağ tarafındakiler beni görünce “ İşte Allah’ın nûru geliyor! Ey nûr!.. Karanlıkları boğ!” diye bağırarak tezahürata başladılar.

Dağın sol tarafında karanlıklar içinde, <karanlıktan daha da karanlık> olan varlıklar, sağ taraftaki tezahüratı bastırırcasına; “Ey Ahriman! Gönder zulmetini, yok et aydınlığı!” diyen düşünce dalgalarını yoğunlaştırarak evrenlere dağıtıyorlardı.

Melek dağın zirvesine kulakları sağır eden bir sayha (hakikatı ilan eden ses-bilgi) ile indi. Herkes sustu ve meleği dinledi. Melek elindeki küreyi ileri uzattı. Kürenin yarısı gözleri kamaştıracak kadar ışıklı diğer yarısı da karanlıktan daha da karanlık olduğu için görünebilen bir siyahlıkta idi.

“Allah indinde her an salt adalet vardır,

aydınlık ve karanlık eşit yaratılmıştır,

en iyi kim mücadele ederse

o galip gelecektir.”

Diyerek çarpışmayı başlatan sûr’a üfledi.

İyiliği sembolize eden Hürmüz ayağa kalktı:

“ Ey varlıklar! İçinizdeki kini, nefreti, bedensel çıkarlarınızda cengâverce etrafa saldırmayı, yalanı, gıybeti, sarhoşluk veren alkolü ve öğünmeyi terk edin. Sonsuz cennetlerin sonsuz ilim ve irfan zevkini üç beş günlük dünya şehvetiyle değişmeyin ve Allah’ın ahlakı ile ahlâklanarak karanlığın savaşçılarına galip gelin!”

dedi ve oturdu.

Bu sefer de kötülüğü temsil eden Ahriman ayağa kalktı:

“Hürmüz yalan söylüyor. Ben sonsuz yıl ilim ve irfanla Allah’a kulluk ettim fakat sonunda kovuldum. Gelin siz de vaktinizi boşa harcamayın. Henüz fırsat var iken en iyiyi yiyin, en iyiyi giyin, ve zevkinizde hayvanlar gibi sınırı aşın. Çünkü bu dünyaya tekrar dönüş imkanınız yok. Ölünce de ne cennet ne cehennem; yok olup gideceksiniz. Birbirinizi çıkarlarınız için ezip geçin.”

dedi ve oturdu.

Her iki taraf en iyi savaşçılarını ileri sürdü. Düello acımasızca günlerce sürdü. Bazen onlar öne geçiyor bazen biz öne geçiyorduk fakat eşitlik bozulmuyordu.

Ahriman zafer için “İki Yüzlü” (nifak) isimli şövalyesini ileri sürdü. “İki Yüzlü”den hepimiz korktuğumuz halde Hürmüz’ün hatırı için ileri atılıp şehit oluyorduk. Bizden tam otuz kişi “İki Yüzlü”nün silahıyla öldürüldü. Çünkü o çok sihirli biriydi. Görünüşü o kadar tatlı ve sevimli idi ki, tatlı dili ile bizi seviyor, okşuyordu. Ona güvenip arkamızı döndüğümüzde ise yüzü ekşiyor, korkunçlaşıyor, çatal dilini çıkarıyor, küflü dişleriyle sırıtıyor ve zehirli hançerini sırtımıza saplıyordu.

Hürmüz daha fazla dayanamayarak “Muhabbet Savaşçısı”nı “İki Yüzlü”nün üzerine gönderdi. İki yüzlü’nün yüzü çirkinliğe bürünerek asıl kimliği ortaya çıktı. İkisi de kırk gün kırk gece çarpıştı. Sonunda “Muhabbet Savaşçısı” galip geldi.

Ahriman çıldırarak daha iyi bir şövalye çağırdı. “Gazap” Şövalyesi elindeki gürz ile “Muhabbet Savaşçısı”na meydan okudu. Birkaç günlük düellodan sonra “Muhabbet Savaşçısı” çok iyi bir savaşçı olduğunu düşünüp gururlanmaya başladığı anda “Gazap”ın çelik gürzünü kafasına yedi ve yere serildi. “Gazap” Muhabbet’in kalbini söktü ve Ahriman’ın ayakları altına attı. Ahriman sırıtarak,

“ Benim gibi gurura kapılan muhabbetini yitirir”

“Gazap”ın alnından öptü.

Her nedense ben de alnımda bir ılıklık hissettim. Ahriman’ın sonsuz sayıdaki “Gazap” isimli çocuklarından birisi de benim derinlerimde miydi? . .

Zirvedeki meleğin elindeki kürede hangi taraf düellodan galip ayrılırsa o tarafın renk fonu artıyor diğeri azalıyordu. Gazap Şövalyesi bizden epeyce bir savaşçı tepelediği için küre neredeyse tamamen kararmak üzereydi.

Rehberim bana, “Yarın Gazap’ın karşısına Hikmet Pehlivan çıkacak. Gazabı ancak ilim ve tefekkür gücü yenecek” dedi.

Hikmet Pehlivan kim diye sorunca,

“Sen” cevabını aldım.

Başım döndü ve soğuk terler dökmeye başladım.

Gazap Şövalyesi tüm savaşçılarımızı temizlemiş, geriye,

“Aşk”ın Kılıcı

ve

ben

kalmıştık.

Ben de meğer ki Hikmet Pehlivan imişim.

Zerdüşt’ün çadırı önünde bu isim çağırıldığında içeri girmiş ve sualleri doğru cevaplayıp çıkmıştım. O zaman ismime bir anlam verememiştim ama şimdi çok zor durumdaydım. İsmimin ve sıfatımın gerçek sınavını er meydanında verecektim.

“Nice başların kesilip de soranın olmadığı”

er meydanına çıkma vakti gelmişti.

O gece rehberim beni uyutmadı. Uyumak ve tembellik zamanı değil cenge hazırlık ve antrenman zamanıydı. Sabaha kadar rehberimle hem kılıç hem de ilim irfan eğitimi yaptık. Hava aydınlanmadan er meydanına geldik.

Gazap Şövalyesi burnundan zehirli dumanlar çıkarak bana saldırdı. Hiç istifimi bozmadan bekledim. Burun buruna geldik. İçimdeki korku ve endişe kaybolmuştu. Korkmadığımı anlayınca iyice gazaba gelerek kükredi.

“Sen de kim oluyorsun da benden korkmuyorsun” dedi.

“Ben ilim ve tefekkür silahıyla kuşanmış Hikmet Pehlivan’ım” dedim.

Tüm gücünü toplayarak gürzünü kafama doğru savurdu. Sanki sinek çarpmış gibi oldu. Çelik gürz eğildi ve yere düştü. Gazap Şövalyesi hayretle bana baktı. Ben de tebessüm ederek dalga geçtim.

“Benim yendiğim asıl

<gazap cengâveri>

yanında sen ve senin hamlen

bana sinek kadar zarar veremez”

deyince merakla sordu:

“Kimmiş benden daha da güçlü olan?”

“Kendi nefsimdeki gazap kuvvesi”

dedim ve şaşkınlaşan şövalyenin kafasını uçurdum.

Kürede nur ve zulmet yine dengelenmişti.

Ahriman oturduğu yerden şimşek gibi fırladı ve en son ve en güçlü şövalyesini meydana kendi elleriyle sürükleyip bıraktı.

Yeni şövalyenin gözleri kan çanağına dönmüş, saldıracak yok edecek ya da efendisi Ahriman’a köle yapacak ışık savaşçısı arıyordu. Hepimiz ister istemez korkuya kapılıp geri geri yürüdük.

Arkamda bir el hissettim. Rehberim, oyun oynamak istemeyen gelinler gibi beni arkamdan meydana ittiriverdi. Birden kendimi öyle bir şövalyenin önünde buldum ki, dizlerimin dermanı kesildi.

Ahriman’ın son kalesi olan bu şövalye, şeytânî levvâme ve şeytânî mülheme nefsin gücünü kendinde toplamış olan kaynak,

“NEFS-İ EMMÂRE”

idi.

Emmâre’nin hizmetindeki Mülhime girdabına Everest tepesine tırmanırken bir kez düşmüştüm. Akıllandığımı zannediyordum.

Melekî levvâme ve melekî mülhime nefsin

gücüne sahiptim fakat kendimden yine de emin değildim. Her an Emmâre Şövalye’ye mağlup olabilirdim.

Tüm gücümle saldırdım. Âdeta benimle dans edercesine karşılık veriyor, beni ciddiye almadan tüm hamlelerimi savuşturuyordu. Melekî levvâme ve mülhime gücümü devreye sokunca yorulmaya başladı. Birkaç yerinden yaraladım, kan kaybetmeye başladı. Aniden en can alıcı hamlemi indirecektim ki, yüzünü bir maskeymişçesine sıyırıp attı. “Aman ya rabbi bu ne güzellik” diye bağırarak cemâline hayran kaldım. Elimdeki silahlar düştü. Özümden gelen bir ses

“O gördüğün cemâl

insanlığın zirve noktası,

ilmin ve irfânın efendisi,

kâinatın kendisi için yaratıldığı,

ve

henüz doğmamış olan Zât’ın nûrânî simasıdır.”

dedi.

Birden karşımdaki simâ benim simama büründü. Bir ben oluyordum bir O nûrâni Zât oluyordu. Her halde ben <fenâ fir Resul> olmuştum. Kendim ve çevremdeki herkesi O’nun siması ile görüyordum. Bir an düşündüm, bu bir numara olabilir miydi? Ama Ahriman nûrun kılığına bürünemezdi. Ahriman’ın yapamadığını şövalyesi de yapamazdı diye düşünüyorken elimin arkaya büküldüğünü ve bağlandığımı anladım. Emmâre’nin girdabına düşmüştüm. Ve şimdi çirkin simalı Emmâre Şövalye’nin esiri olarak Ahriman’a doğru sürükleniyordum.

Ahriman’ın önüne fırlatıldım. Ahriman korkunç bir kahkaha atarak neş’eyle bağırdı:

“Hey şaşkın! Ne kadar da cahilmişsin.

Ben Resul’lerin kılığına giremem

Ama

senin kendi Emmâre Nefs’in benden daha tehlikeli ve oyuncudur.

Senin Emmâre Nefsin her kılığa girer,

Resul kılığına bürünüp sana evliyalık verir,

tanrı suretinde hitap edip sana Nübüvvet (peygamberlik) verir.

Emmâre ve mülhime arasındaki girdaptan bir türlü çıkamıyordum. Yine tökezlemiştim. Kendimden başkası olamayacağımı anlamıştım. Değişim varlığımda ve bedenimde değil; ilim, irfan ve bilgi seviyemde olacaktı. Anlamıştım ama esir olduktan sonra anlamıştım.

Zirvedeki kürede yine zulmet oranı artmış nûr bir nokta kadar kalarak sönükleşmişti.

Şimşekten daha hızlı bir binek üstünde “Aşk”ın Kılıcı geldi. Aşk’ın Kılıcı’nı görenAhriman ve Hürmüz ayağa kalkarak saygılarını sundu. Emmâre Şövalye beni serbest bırakarak Aşk’ın Kılıcı’na bağışladı. Küredeki nûr ve zulmet yine yarı yarıya eşit hale geldi.

Aşk’ın gücü dağdaki herkese yayılınca herkes kendi varlığına âşık oldu. Herkes kendi renginden, kendi özelliklerinden ve kendi efendilerinden bilinçsizce de olsa “Mutmain nefs” sırrıyla râzı oldu.

Aşk, ışık ve nûr kaynağı Hürmüz’ün elini tuttu. Sonra karanlık ve zulmet kaynağı Ahriman’ın elini tuttu. İkisinin de elini havaya kaldırarak,

“ Ey Nûr sen kendini Zulmet ile tanıdın.

Işığı gösteren fon karanlıktır.

Karanlık olmasa ışık zâhir olmazdı.

Ey Zulmet!

Sen de kendini ışıkla tanıdın.

Işık olmasaydı karanlığın farkına kim varacaktı?

Karanlık dahi karanlık olarak kalacak, kendi varlığından haberdar olamayacaktı.

Ben Aşk’ım.

Benim olduğum yerde ikilik yok, teklik var”

dedi.

Ben yenilmekten ve esir edilmekten ve serbest bırakılmaktan gayet mahçup olmuş halde Hürmüz’ün yanına geldim. Elini öptüm, yüzüne baktım. Yüzünü görünce çığlığı koyuverdim, meğer ki Hürmüz Aynalı Baba imiş. Aniden gözlerimi açtığımda yine Aynalı Baba tebessümle bakıyordu.

Elimde kahve fincanı duruyordu. Daha bir yudum içtiğimi hatırladım. Elim havada iken binlerce yıl ve binlerce fersah ötelere gidip gelmiştim. Çok yorgun olduğumu hissettim.

“Öteler,

özündeki boyutların yanında

sonsuzda bir zerre kadar bile mesafe tutmaz,

hem de yormaz.

Asıl sonsuzluk

sen kendinsin,

kendindeki sonsuz seyahatlerdir seni yoran”

diyen sesini duydum.

RÂCİ’NİN KAHVE ÂLEMLERİ İLMİN VE İRFAN’IN EFENDİSİ HZ. MUHAMMED A.S.’A YÜKSELİNCEYE KADAR DEVAM EDECEK.


Yorumlayan ve özetleyen:
Kemal Gökdoğan
www.yorumsuzblog.net.tc

Ara 172011
 

Amak-ı Hayal Bölümler;

1.Bölüm    2.Bölüm   3.Bölüm   4.Bölüm    5.Bölüm    6. Bölüm    7. Bölüm     8. Bölüm    9. Bölüm    10. Bölüm   11. Bölüm    12. Bölüm    13. Bölüm    14. Bölüm     15.Bölüm 

6. GİZLİ HAZİNE

“Sultânım! Sen yıkıkta gömülü bir hazinesin. Ben ise hikmete (sırlara, ilmi ledüne, bilgiye) can atan bir âvâreyim. Lütfen beni özel talebeliğinize kabul eder misiniz? Ver elini öpeyim,” dedim. El öpmek, bir kişinin ilminin üstün olduğunu kabul edip ona saygı sunmaktı.

“El öpmek mi?.. Niçin? Tamam, kabul, konuşalım. Fakat sözden ne çıkar? Şimdiye kadar, kim bilir kaç hayvan yükü kitap okudun; ne anladın? Hiç, değil mi? Akıl muhakemeleriyle Hak’kın varlığını kabul etmek mümkündür, fakat bilmek ve anlamak ve olmak asla mümkün değildir. Harfleri bir araya getirmekle hakikat tecelli eder mi?

Onu dinlerken üzerimde garip bir gevşeklik rahatlık hissediyordum. Yedi bin yıllık insanlık medeniyetinin oluşturduğu zahiri-yüzeysel ve günlük ihtiyaçları sağlamaya yönelik maarif (eğitim-öğretim) düzeyini gözümde bir anda sıfırlamıştı. İhtiyacımızdan fazlasını tüketmek için ihtiyacımızdan fazlasını üretmek mantığı üzerine kurulmuş olan bilimi “uygarlık” olarak kabul etmiyordu.

Bu garip kıyafetli delinin sözlerindeki büyüklük, bana pek fazla bir küçüklük vermişti. Üzerimdeki kravatın gururu külahın karşısında eriyip tevâzua dönüşünce bana bakarak gülümsedi.

“Aklına daha fazla ağırlık yüklemeyelim artık. Biraz da kendimizden geçelim” diyerek birer kahve daha doldurdu, keyifle içtik.

birinci gün

HİÇLİK ZİRVESİ

(nirvana)

Kahveleri içtikten sonra Aynalı Baba kulübeden bir ney çıkardı, hafif ve hoş bir şekilde çalmaya başladı. Kabristanın sessizliği, neyin hüzünlü sesi, bana garip bir zevk veriyordu. Aynalı Baba’nın arada okuduğu tasavvufî şiirlerin ve kahvenin etkisiyle beynimdeki tevhid lezzeti her an gittikçe şiddetleniyordu.

Bu güne kadar kafamla çözemediğim, yaşam ve ölüm çıkmazının verdiği taşınılmaz ağırlığın bilincimden kalktığını ve hafiflediğimi hissediyordum.

Aynalı şiir okumaya başladı:

Ey can! Yok olacak olan bu aleme ibretle bak.

Ey can! Var sandığın bu âlemin sanal olduğunu anla.

Gafletten kurtul.

Evren bütündür ben parçasıyım yanılgısından sıyrıl

Meydan boş değildir. . .

Sen anlamsız ve rasgele bir varlık değilsin.

Sultan Süleyman ve İskender Han neredeler?

 Hak, dün Sultan Süleyman ve İskender olarak tecelli etmişti. Şimdi Hak sen’dir ve sen zamanın Sultan Süleyman’ı ve İskender’isin. Onlar nerede ve sen neredesin? Hak nerede ve sen neredesin ? Hâlâ anlamadın mı? Hz. Süleyman senin bilincinin sembolik adıdır, İskender, bilincindeki ilmin fethidir, açılımıdır. Sen de kendi bilincindeki tek’liğin büyük fethini yap.

Yüz bin senelik ömrü neşe ile geçirsen de hepsi BİR AN’dan ibarettir. . .

Sen sonsuz bir varlık ve ilim (data) hazinesisin. Kendini ne kadar tanısan da yine kendini hiçbir zaman hatmedemezsin. Tüm ilmin ve sonsuz hayatın “yok”lukta bir nokta ve an kadardır.

A gözüm! Cihan bağı ne bülbüle ne de güle kalacaktır. . .”

Hak, her an yeni bir görünümdedir. Sende de her an bin fikir gelir bin fikir geçer. Fakat sende değişmeyen bir şey var. “Enel Hak” bilincinde ise asla yok olma olmaz.

“Aç gözlülük ve hırsa uyup nefsin kahrına uğrama.

Hak sonsuzdur. Hak’kın sonsuzluğunu ancak ben anlarım zannetme. Her zaman senden daha âlim birisi vardır. Mûsa’nın Hızır’a yaptığını yapma. Sonra üstadsız kalırsın.

Adın duyulmasın sonra rahatın kaçar.

Kısır akıl ve dar bilinçlerin anlayamayacağı şeyleri açık etme. Kimisi seni sultan ilan etmeye gelir kimisi de seni asmaya gelir.

Allah’ı bilenlerle arkadaş ol; onlardan uzak kalma.

Sana senin ne olmadığını ve senin ne olduğunu senin anlayacağın lisanla sana açan üstadların ilminden faydalanmaya bak.

Dünya koltuğundaki gücünle mağrur olma.”

Ulaştığın ilim seviyesiyle başın dönmesin. Sonsuzun yanında ilmin ne kadar ki?

“Olgun kimseler, dünya zevkine kapılmadılar.

Bilginin ve ilmin verdiği haz, diğer zevklerin hepsinden farklıdır.

Netice olarak dünyanın bir gölge, boş bir arzu,

Bedensel yönümüz sonsuz yönümüzün bir özetidir. Dünya sonsuz âlemlerin bir özetidir. Kendini sınırlı beden ve sınırlı dünya hapishanesine kapatma, özeti aç.

bir oyuncak ve hayal olduğunu bildiler.

Dünyan yani bedensel yaşamın, özündeki sonsuz kudretin küçük bir biblosu ve gerçeğin şimdilik bir hayalidir.

Rüyanın gerçekle ne kadar ilgisi varsa,

Bedensel yaşam süresi sonsuz yaşam yanında ancak rüya hükmündedir.

cihanın da zevkle o kadar ilgisi vardır.

Tüm dünyasal bilgiler, tevhid ilmi yanında ancak bir virgül kadarcıktır.

Herkes aşk eteğini tutup Allah’a kavuşmaya yaklaştı.”

Her birim ve bilinç yaratılış amacı doğrultusunda kendi varlığına sevdalanır ve özüne doğru kendi sıratında yolculuk eder.

Kahvenin kokusu, Ney’in ve Aynalı’nın sesi beni başka bir boyuta doğru itmeye başlamıştı. Yavaş yavaş duyularımın sınırından sıyrılmaya başladım. Bir şey görmüyor ve işitmiyordum artık. Bir müddet uykuya yakın bir halde kaldım.

Bu hal çok sürmedi. Zihnim çalışmaya başladı. Görünüşte bir şey algılamaz iken kendimi başka bir boyutun çekim alanında hissetmeye başladım. HAYALİN DERİNLİKLERİ’ne yani özümdeki sonsuz boyutlara ( â’mak-ı hayâl’e) dalmıştım.

Dağları, ormanları, hayvanları, kırları ve çiçekleri bizim memlekete benzemeyen bir ülkedeydim. Yanımda görünmeyen birisi vardı. Beraberce yürüyorduk. Onunla telepatik yolla konuşuyordum. Nereye gittiğimizi sordum.

“Hindistan’dayız, <<hiçlik zirvesi>> ne gidiyoruz”

dedi.

Çok çok uzun haftalar süren bir yürüyüşten sonra Everest Dağı’nın eteklerine geldik. Bir kulübe gördüm. Görünmez arkadaşım beni kulübedeki genç adama “hiçlik zirvesi”ni ziyarete getirdim dedi ve teslim ederek döndü.

Genç adam bana tebessümle baktı. Bir ağacın gölgesine oturduk. Bana dedi ki:

“Hiçlik zirvesine

insanların yüz binde birisi

ancak çıkar.

Oraya

ancak ölmeden önce ölenler çıkabilir.

Yani hiçlik bilgisinden elde edeceğin zevki

geçici bedensel zevklere feda edersen zirveye ulaşamazsın.”

İsmini sordum:

“Buda Gotama Sakya Muni”

(Sakya ailesinin aydınlanmış insanı)

dedi.

Hurmetle ayağa kalkıp elini öpmek istedim, öptürmedi.

“Elimi benim için öpeceksen öpme,

ben hiç’im.

Benim yanımda hürmetle hakaret arasında fark yoktur.

Kendin için öpeceksen ben zâten senin kalbindeyim.

Benim irfanımı kendinde ara”

dedi.

Ertesi gün güneş doğmadan yola çıktık. Yemyeşil çimenlerin ve rengârenk çiçeklerin arasından zirveye doğru yürümeye başladık. Ilıman rüzgarın savurduğu egzotik çiçek kokuları bir bulut gibi bedenimi sarıyordu. Dağa tırmandıkça güzellik artmaktaydı.

Yine çok uzun yürüyüşten sonra bir saraya geldik. Açlıktan ölmek üzereydim. İçeri girdik. Her yer binbir çeşit meyve ve yiyecek sepetleriyle doluydu. Buda, hiçbir şeye içine düşecek gibi bakmamamı, tek bir lokma yemememi, eğer aksini yaparsam burada takılıp ebedi olarak kalacağımı ve kendisinin de dönüp gideceğini söyledi. İçimden çok kızmıştım.

Buda sessizce oturuyordu. onun telepatik mesajlarını duymaya başladım.

“…Dağın zirvesi irfanın zirvesidir…

Bu saray irfanın ancak yarısıdır.

Sarayın nimetlerini yemek, irfanın yarısına razı olmaktır.

İster burada kal, istersen benimle zirveye gel…”

O anda irfana açlığım ve yiyeceklere açlığım ile eşit derecede idi. O boyutta o yerde tek tercih hakkım vardı. Ya yiyecek ya irfan. İkisi birden yoktu. Buda’ya kızarak irfanı tercih ettim. Bana gülümseyerek;

“Haydi yükselmeye devam edelim, yeteri kadar irademizi güçlendirdik” dedi.

Yükselmeye karar verdiğimde, mideme indirmediğim halde o nefis yiyeceklerin enerjisinin tüm hücrelerimi doldurduğunu hissettim. Tat almadan ve posa sindirmeden gıdalanmak cennet boyutunun bir tür beslenme tarzı olmalıydı.

Sarayı terk ederken bir hizmetçi elinde altın tepsiyle soğuk içecek getirdi. Kendimi unutarak kadehi aldım tam içecekken Buda elime vurdu. Kadeh düştü ve kırıldı. Zirveye doğru hem o boyutta ilerliyorduk hem de dünya boyutundan Aynalı’nın Dâvudî sesiyle okuduğu şiirini işitiyordum.

“Ey hakikata yükselen yolcu! Yürü. Yetersiz ilim irfan kaynaklarıyla yetinme. Senin ulaşacağın bilgi yanında o dağın güzellikleri bir rüya ve hayalden ibaret kalır. Yürü (seyrü sülukuna devam et) ki kulluk yönünün nihayetindeki Allah gerçeğinin giriş kapısına ulaş. Yürü kendi gerçek yönüne ulaş, fenâ fillah’a er. Billur kadehte sunulan alkolden uzak dur ki aşk kadehinden içesin. Yürü ki sende tecelli edecek olan sınırsız kudret sırını yakala.”

Aynalı’nın yanında idim fakat sesi yüz bin yıllık uzaklıktan geliyordu. Buda’dan yüz bin yıl uzakta idim fakat şu anda onunla el ele zirveye tırmanıyordum. Aynı anda iki ayrı boyuttaydım. Ve “ben”de daha nice sonsuz boyutlar mevcuttu. Yeterince ilmimi artırırsam ve kendimi kullanmayı öğrenirsem, her an her yerde olabilecektim.

Kır âlemindeki iki dervişin ve Aynalı’nın sözlerini yeni yeni anlamaya başlamıştım.

Bu âlemde her ne varsa “ben”im sıfatımdır.

“Ben” olmasam bir şey olmazdı.

“Ben”

“hep”im, ya da “hiç”im.

“hiç”im, ya da “hep”im.

Zaten “hiç” ile “hep” aynı şeydir,

tek şeydir.

Fakat

bunu bilmeyenler

tek olanı iki farklı isimle çağırırlar,

diyorlardı.

Hem tek olmak hem de sayısız sınırsız olmak, mantıksal çelişki olmaktan çıkmaya başlamıştı. Bir fincan kahve, bir ney taksimi ve birkaç satır şiirle tekliğim aynı anda iki ayrı boyutta ikilik olmuştu. Bu tattığım ilk tasavvufi keşif ve felsefi açılımdı.

İki ayrı boyutta iki ayrı beden ve bilinçte olmama rağmen kendimi aynı anda da TEK (AHAD) olarak algılıyordum. Üç, beş, kırk, bin veya sayısız sonsuz olup da yine tek olmak, okuyarak, düşünerek ulaşabileceğim bir ilim değildi. Vahdette kesreti, kesrette vahdeti yaşamak, demek ki böyle bir şeymiş.

Buda ile birlikte zirveye yakın bir mola yerine geldik. Orada daha büyük bir saray vardı. Sarayın dış kapısında elimi bırakarak bana:

“Saraya gir. Biraz dinlen. Hiçbir güzelliğe sahip olmaya kalkışma. Sana yapılan her teklifi reddet. Saraydan çık ve bana dön ki zirveye olan yolculuğumuzu tamamlayalım. Ben seni burada bekliyor olacağım” dedi.

Daha sarayın kapısından adım atar atmaz ipek elbiseli bir düzine cariye beni karşıladı. Her birisi sonsuz güzellikte idi. Beni sarayın has odasına doğru götürdüler. Has odaya girdim. Sarayın prensesi muazzam bir tahtta oturuyordu. Cariyelerin güzelliği onun yanında bir hiç gibiydi. Prenses kollarını açarak:

“Yüz bin yıldan beri buraya kadar ilk defa sen çıkabildin. Ve ben yüz bin yıldan beri seni bekliyorum” dedi ve kollarını açarak benimle kavuşmak istedi.

O anda Buda’nın telepatik mesajını aldım. Hayır diyordu. Daha yolumuzun olduğunu zirveye ulaşamadığımızı söylüyordu. Ama prensesin çekim şiddeti Buda’nın kuru yavan ilim ve irfanından daha üstün geldi. Prensesi kollarımın arasına aldım. Sonsuza kadar öylece kalmak istedim.

Birden kulaklarımı sağır eden bir gök gürültü ve ardından da gözlerimi kör eden bir şimşek çaktı. Kollarımın arasında pis kokulu çirkin suratlı bir cadı kadın duruyordu. Korktum ve geri çekildim. Cadı çatlak sesiyle:

“Biraz önce mis gibi kokuma, kadife gibi sesime, güneş gibi güzelliğime meftûn olup taze kollarıma atlamıştın. Şimdi sana ne oldu da benden kaçıyorsun? Ben yine aynı prensesim. Hem oyum, hem de buyum. Ben aynı anda her yerde olanım. Aklına, ilmine, tasavvufî keşfine ve felsefî açılımına ne oldu? Hani sana göre çirkin de güzel de Hak’tı? Şimdi ben bâtıl mıyım? Şeytan ve melek sana göre aynı değil miydi? Ben sen, sen de ben değil miydik? Taavvuftan ve felsefeden ne kadar da çabuk bıktın? Haydi al beni kollarına!” diyerek üstüme saldırdı.

Arkama bakmadan kaçmaya başladım. Cariyeler çirkin maymunlar gibi olmuş beni yakalayıp hanımlarına teslim etmek için arkamdan kovalıyorlardı. O muazzam saray aniden pis kokulu bir çöplüğe dönüşmüştü. Buda’yı bulmak için çok koştum ama onun yerinde soğuk sam yelleri esiyordu artık.

Zirveye yakın noktadan aşağılara yuvarlanarak indim. İki kişi kollarıma girerek beni bir tapınağa götürdüler. Yüksek bir yerde üzerinde altın, zümrüt kakmalı ipek elbiseler içinde, önünde bin bir türlü lezzetli yemeklerden yerken çevresinde güzel cariyeleriyle eğlenen Buda’yı gördüm. O da beni görünce yüzünü ekşitti. Ve;

“Şu anda ben yine sâde giyimliyim. Fakat senin içindeki hırs beni altın zümrüt kıyafetler içinde gösteriyor.

Burası yaşlı bir incir ağacının altı, fakat senin hırsın burayı altın duvarlı tapınak gösteriyor.

Ben yüksekte değil, alçaktayım.

Bunlar lezzetli yemekler değil, hiçlik ilminin mânâ helezonları.

Bunlar cariye değil, benim zikrimi dinlemeye gelen başka boyutların bilinçleri fakat sen onları şehvetinden dolayı cariye görüyorsun.

Sen sözünde durmayan bir “dişi” tabiatsın.

Dişilik ve erkeklik bedensel cinsiyetin adı değil, bilincin mertliğini ya da zayıflığını ifade eden iki kavramdır.

Size ikram edilen “Kutsal Kitap”ta bahsedilen erkek mert nefsi, zayıf kadın da nâmert nefsi sembolize eder. Yoksa kadın ve erkek ruh ve beden açısından biribirine denk yaratılmıştır.

Şimdi sen ey zayıf dişi, sevdiğin hırslarına geri dön.”

Diyerek derin bir sükûta gömüldü.

Tapınağın merdivenlerinden aşağıların aşağısına yuvarlandım. Her yerim acıyor ve ağrıyordu. Gözlerimi yavaşça açtım. Aynalı’nın tebessüm eden yüzüyle karşılaştım. Yeni pişirdiği kahveyi isli cezvesinden eski fincana doldurup bana uzattı.

“Yükseklerden, cennetlerden dünyaya hoş geldin. Bir damla ilim irfan tahsili kişiyi fena fillah’a, enel hak’ka ve Makam-ı Mahmud’a ulaştırmaz. Evlâdım HİÇLİK ZİRVESİ’ne ulaşmak kolay değil, kolay değil, kolay değil” dedi.

Çok mahçup olmuştum. Kendisini tekrar ziyaret edip ilminden nasiplenmeyi diledim.

“Ben bu memlekette oldukça aramızda geçenler sır olmak şartıyla tekrar görüşebiliriz” dedi. Söz verdim ve ayrıldık.

RÂCİ’NİN KAHVE ÂLEMLERİ İLMİN VE İRFAN’IN EFENDİSİ HZ. MUHAMMED A. S.’A YÜKSELİNCEYE KADAR DEVAM EDECEK.

Yorumlayan ve özetleyen:
Kemal Gökdoğan
www.yorumsuzblog.net.tc

Ara 142011
 

İnsanlar, kendi isteklerini ve hayallerini gerçekleştirebilmek için başkalarının hayatlarını kurguluyorlar bazen.

Yani bir nevi hayat mühendisliği yapıyorlar.

İş hayatında, rekabet çerçevesinde yapılabilir bir şey bu belki. Ama özel hayatta hayat mühendisliğine yeltenildiğinde, tamamiyle başkalarının kaderini manipüle etmekten geçer bu.

Ve hiç insani değildir tabiatıyla.

Üstelik bu alanda satranç oynamaya kalkışıldığında, rakip oyuncunun yerinde öyle sanıldığı gibi hayatı kurgulanmak istenen kimseler değil, hayatın ta kendisi oturur aslında.

Ama, görebilene tabii.

Hayat mühendisleri bunu asla farkına varmazlar ve yollarına devam ederler, hayatın gönderdiği işaretleri okuyamaz, emin adımlarla ve güven içinde hedefe doğru ilerler, ta ki büyük altüst oluşa kadar.

Hayatın kendi evrensel ritmi vardır oysa ve bu ritim de zaten hayatın anayasasına, yani diyalektiğe bağlıdır. Bu alanda insan kendi yasasını ne oluşturabilir ne de uygulayabilir kolayından. Hayat mühendisliği yapanlar başlangıçta bir süre bunun yürüdüğüne inanabilirler belki, herşey yolunda gibi görünebilir hatta, ama bu süreç bazen sadece hayatın onlara tanıdığı geçici bir toleranstan başka bir şey değildir.

Hayat mühendislerinin özgüvenleri tamdır, hayatın uyarıları onlara işlemez pek. Ama hayat yine de onları art arda uyarmaya devam eder, kendi gizli dengelerini hatırlatmak için çabalar durur. Bazen bunu farkına varırlar.. ama hayat mühendislerinin ana malzemesi ‘akıl’dır. Akıl tek güvenilir güçtür.. onun herşeyi çözeceğine; hayatın, işlerine gelmeyen dengelerini bozabileceğine inançları tamdır.

Ama kör bir inançtır bu.

Hayat mühendisleri genellikle iktidara karşı aşırı zaafiyeti olan kimselerdir. İnsanları yönetme peşindedirler hep, ama onları bile, -acıyla da olsa-, hayat yönetir aslında.

Eninde sonunda bir gün, hayatın da sabrı taşar tabii.

Ve “Şah” der.