Nis 232014
 

imagesCAPIBPW0Hadisler (Arapça: اَلْحَدِيثْ ‎) veya Hadis-i Şerif (Ar.: اَلْحَدِيثِ شَرِيفْ ‎), bir rivayet zinciri ile Muhammed’e isnad edilen ve kendisinin değişik olaylar ve sorunlar karşısında veya Kur’an’ın âyetlerini açıklamak için söylediğine inanılan söz, fiil ve takrirler bütünüdür. Lügatte söz, haber, sonradan vücuda gelen şey anlamındadır. Hadis ilmiyle ilgilenen kişiye muhaddis denir.

Başlangıçta birkaç yüzyıl boyunca sözlü rivayetler şeklinde anlatılan hadisler, daha sonra yazıya geçirilen İslâm’ın “sözel geleneğini” oluşturmuşlardır.

Her ilim dalının bir terminolojisi olduğu gibi hadis ilimlerinin de istilahları vardır. Hadis istilahları anlaşılmadıkça hadis usulü de anlaşılamaz..

Ravi, hadisi rivayet eden kişidir. Bir ravi hadisi başkasından aldığında aldığı kişiye o ravinin şeyh’i denir. Hadisi alan ravi de talib’dir. Hadis almaya ahz, başkasına rivayet etmeye de eda tabir edilir.
Sened, hadisi rivayet eden raviler zinciridir.

Cerh ve ta’dil ilminde ravilerin kalitesini belirtmek için sika (hadis rivayetine tam ehil kişi) dan vadda (hadis uyduran kişi) ya kadar çeşitli tabirler kullanılır. Bir ravi, durumu araştırıldıktan sonra, ya bu iki uçtan birinde, ya da arada bir yerde değerlendirilir.
“Sika” da iki şart aranır: Adl ve zabt. Adl ravinin hadisi bozmadan rivayet eden dürüst bir müslüman olması, zabt ise hafızanın kuvvetli olması özelliğidir.

Hadisin ne şekilde rivayet edildiği de önemlidir. Bunlardan bazılarına sema, kıraet, icazet denir. Sema talibin şeyhden doğrudan işitmesidir. Kiraet ise talibin hadisleri bir yazılı metinden okuyarak şeyhine arz etmesi, şeyhin de onları rivayet ettiğini onaylamasıdır.

Hadisin iki ana unsuru metin ile beraber isnad veya senettir. Senet, rivâyet eden kişilerin adlarından oluşan, hadisin ana metninden olmayan, hadisçilerin, haberin doğruluğunu ve güvenilirliğini kanıtlama için kaydettikleri isimler zinciridir. Hadisi nakleden ravilerin, haberi kimden aldığını gösteren kronolojik listedir. Zincirin sonunda hadisi ilk rivayet eden kişiyle metnin kendisi gelir.

Kapsamı; Muhammed’in (Kur’ân dışında) söylediği rivayet edilen sözler, yazdırmış olduğu mektuplar ve evrak, Muhammed’in vasıflarını, bir olay karşısında takındığı tutum ve tavrını anlatan rivayetler ve Muhammed’in hayatında vuku bulmuş bir olaya şâhid olanların sözleri, hadis kapsamını oluşturur.

Şiiler Muhammed’in sözleri yanında masum kabul edilen imamların sözlerini de hadis kabul etmektedirler.
Sünnilerin güvenerek hadis aldıkları Ali taraftarı olmayan pek çok sahabe ve tabiine şiilerce güvenilmez. Sünni hadis kitapları Muhammed’in zamanından 200-300, şii hadis kitapları 400-500 yıl sonra yazılmışlardır..

Bir hadisin makbul olup olmadığının araştırması iki safhadan geçer:

– Metin tenkidi
– Sened tenkidi

Metin tenkidi hadisin metninin incelenmesi ile içinde tutarsızlıkların olup olmadığının, daha kuvvetli ve yaygın hadislerle çelişip çelişmediğinin araştırılmasıdır.

Sened tenkidi ise senedin yapısının incelenmesi ve tarihi bilgilerle ravilerin ömürlerine bakarak kopukluk olup olmadığının, ravilerin rivayete ehil olup olmadığının araştırılmasıdır.

Hicri ilk asırda hadisler yazmaktan daha çok sözlü olarak ve ezberden rivayet ediliyordu. Daha sonra çıkan fitne ve kargaşalıklarda bazı siyasi gurupların kendi lehlerine hadis uydurmaları, asr-ı saadetin giderek daha çok geride kalması gibi sebepler, ashab-ı kiramın öğrencileri olan tabiin hazeratının ve onlardan sonraki muhaddislerin hadisleri toplamalarına ve bu konuda çok titiz davranmalarına yol açtı. Pek çokları bir iki hadis almak için günlerce, haftalarca süren yolculuklara çıktılar.

Hadislerin yazılarak mecmualarda toplanması Ömer b. Abdülaziz zamanında, ikinci hicri asrın ortalarında başlamış, aşağı yukarı üçüncü hicri asrın ortalarında Buhari ve Müslim’in sahihleri ve diğer bazı sünenlerin yazılması ile kemale ermiştir.

Hadis kitaplarının türleri:

Hadis kitaplarının türlerinden bir kısmı şunlardır:

Cami: Akaid, ahkam, zühd, edeb, tefsir, siyer, fitneler, menakib konularındaki hadisleri toplayan eserlere denir. Mesela Buhari’nin sahihi bir “cami” dir.

Sünen: Yalnızca namaz, oruç, taharet vb. ahkam hadislerini havi kitaplardır. Sünen-i Ebu Davud, Sünen-i Nesai gibi. Tirmizi’nin sünenine cami de denilir.

Müsned: Hadislerin onları rivayet eden sahabe adları altında gruplandığı kitaplardır. Mesela önce Ebu Bekir (r.a) in rivayet ettiği hadisler, sonra Ömer (r.a) in rivayet ettiği hadisler… diye devam eder. Müsnedlerin en meşhuru
Ahmed b. Hanbel’in müsnedidir.

Hadis kitaplarının sıhhatçe en kuvvetli olan altısı Kütüb-ü Sitte adı altında toplanmıştır. Bunlara “sıhah-i sitte” veya “usul-ü sitte” de denir. Bu altı kitaptan ilk beşi Buhari ve Müslim’in sahihleri, Nesai, Ebu Davud ve Tirmizi’nin sünenleridir.

Altıncı kitap olarak İmam Malik’in Muvatta’sını veya Darımi’nin sünenini koyanlar olmuşsa da sonunda İbn-i Mace’nin süneni ağırlık kazanmıştır. Bu demek değildir ki İmam Malik’in Muvatta’sı sıhhat bakımından İbn-i Mace’den geridedir. Sebep, Muvatta hadislerinin diğer hadis kitaplarında zaten mevcut olmasıdır.

Hadis ilmi, usul ve esas’tan oluşan, Muhammed’in sözleri ile davranışlarını, eylemleriyle ilgili rivayetleri derleyen, bu bilgileri yazılı bir biçimde düzenleyip sınıflandıran ve inceleyen çalışmalara verilen isimdir.
Usul, hadislerin isnad zinciri, terminoloji, sözlerin sıhhat derecesi gibi konularla ilgilenir. Hadisi kimin rivayet ettiği, rivayet zincirinin kesintili olup olmadığı, ravinin güvenilirliği, metnin doğruluğu gibi konuları araştırır.

Mar 072014
 

imagesCA2Z5I6UCennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet vel-cemaatin dört büyük mezhebinden biri olan Hanbeli mezhebinin reisidir.

164 (m. 781) senesinde Bağdat’ta doğdu. 241 (m. 855)’de Bağdat’ta vefat etti. Aslen Basralıdır.

Babasının ismi Muhammed bin Hanbel’dir.

Babası daha o çok küçük yaşta iken vefat etmiştir. Onun yetişmesi ile annesi ilgilenmiştir. Küçük yaşta iken ilim tahsiline başlamıştı.
Bu sırada Bağdat önemli bir ilim merkezi idi. Burada hadis âlimleri, kıraat âlimleri, tasavvufta yetişmiş büyük zatlar ve diğer ilimlerde yetişmiş kıymetli âlimler bulunuyordu. Önce Kur’an-ı kerimi ezberledi. Bundan sonra lügat, hadis, fıkıh, Sahabi ve Tabiin rivayetlerini öğrendi.

Emsali arasında ciddiyeti, takvası, sabrı, metanet ve tahammülü ile meşhur olmuştur. Bu hali, henüz 15-16 yaşlarında iken temas kurduğu âlimlerin dikkatini çekmiştir.

İlk önce imam-ı a’zam hazretlerinin talebesi olan imam-ı Ebu Yusuf’tan fıkıh ve hadis ilminde ders almıştır. Bundan sonra da üç sene Huşeym’in derslerine devam etmiş, ondan hadis-i şerif dinlemiştir. Bundan başka Bağdat’ta bulunan meşhur âlimlerden de ders aldı.

Bundan sonra ilim tahsili için seyahatlere başladı. Basra, Küfe, Mekke-i mükerreme, Medine-i münevvere, Şam ve el-Cezire’ye giderek hadis ilmini öğrendi. Hadis ravilerini bizzat görerek, onlardan hadis-i şerif dinledi. Basra ve Hicaz’a beşer defa seyahat yapmıştır. Mekke-i mükerreme ve Bağdat’ta, İmam-ı Şafii hazretlerinden ilim öğrenmiştir.
İmam-ı Ahmed’in kuvvetli hafızasının yanında dikkati çeken bir vasfı da, işittiği bütün hadis-i şerifleri yazmaya çok önem vermesiydi.

İmam-ı Ahmed, din ilimlerini öğrenip, bilhassa tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde yüksek seviyeye ulaşmıştır. Zamanında yaşayan, Zünnuni Mısri, Bişr-i Hafi, Sırri-yi Sekati, Maruf-ı Kerhi gibi birçok büyük evliya ile de görüşmüş, onlarla sohbet etmiştir.

Ahmed bin Hanbel hazretleri, daha önceki yıllarda fetvalar vermekle beraber, ders ve fetva verme işine, kırk yaşında başlamıştır. Bundan sonra hadis rivayetinde ve fetvada başvurulan önemli bir kaynak olmuştur. Çünkü o, ilmi ve üstün ahlakı ile çok sevilip, meşhur olmuştur.

İki çeşit ders halkası (meclisi) vardı. Biri, talebelerine verdiği muntazam dersler, diğeri, hem talebelerinin, hem de halktan isteyenlerin katıldığı dersler idi. Onun ilim meclisine pek çok kimse katılırdı.

Bazı rivayetlere göre, dersini dinleyenlerin sayısı beş bini bulmuştur. İmam-ı Ahmed hazretlerinden ders alıp, ilim öğrenen talebenin çokluğu, ondan hadis-i şerif rivayet edenlerin ve fıkhi meseleler nakledenlerin pek çok sayıda olmasından da anlaşılmaktadır
İmam-ı Ahmed hazretlerinin meclisinde, derslerinde vakar, ciddiyet, tevazu ve gönül huzuru hakim idi. Dinleyenlere ve katılanlara saadet vesilesi olan derslerini, ikindiden sonra Bağdat’ta büyük bir mescitte verirdi.

Ders meclisine daima kitaplarıyla, yazıp kaydettikleri ile çıkardı. Çok kuvvetli bir hafızaya sahip olmasına rağmen, hadis-i şerif rivayet ederken, yanındaki yazdıklarına bakardı. Kitabından okur, talebelere yazdırırdı. Derslerinde hadis-i şerif rivayetinden başka, bir de fıkhi meseleler hakkında verdiği cevaplar yer almakta idi. Ondan ders alıp, ilimde yetişenlerin sayısı 900 civarındadır.

Bağdat’ta mutezile fırkasına mensup olanlar, Kur’an-ı kerim mahluktur diyerek, bu yanlış itikadlarına Abbasi halifesi Memunu da inandırdılar.
Bunu kabul etmesi için, Ahmed bin Hanbel hazretlerini de zorlayıp, Memun vasıtasıyla bu hususta baskı ve çok işkence yaptılar ve 28 ay hapsettiler.
Bütün bu baskı ve işkencelere rağmen, o, ”Kur’an-ı kerim, Allahü teâlânın kelamıdır. Mahluk değildir” diyerek, Ehl-i sünnet itikadını bildirdi. Mutasımın halifeliği sırasında da çok baskı ve işkencelere maruz kaldı, el-Mütevekkil halife olunca, mutezile fırkası mensuplarını saraydan uzaklaştırdı. Fıkıh ve hadis âlimlerine hürmet ve yakınlık gösterdi. Böylece imam-ı Ahmed hazretleri, yapılan baskı ve işkenceden kurtuldu. Yaptığı hizmetlerle, zamanındaki ve sonraki asırlardaki insanlara rehber oldu.

İslamiyet’te, Ehl-i sünnet itikadı üzere olan, dört hak mezhepten biri de, Hanbeli mezhebidir. Ahmed bin Hanbel hazretleri bu mezhebin imamıdır. O, ictihadlarıyla müslümanların Allahü teâlânın rızasına kavuşmaları için, amellerinde uyacakları bir yol göstermiştir.
Onun gösterdiği bu yola “Hanbeli mezhebi” ve Ehl-i sünnet itikadında olan müslümanlardan, amellerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara “Hanbeli” denir.

İmam_ı Hanbeli sözleri..
1..İlim, insanlara, ekmek ve su kadar lazımdır, İlim, rivayet ve kuru malumat çokluğu değildir, İlim, faydalı olan ve kendisiyle amel edilen şeydir.”
2..Kulun kalbini ıslah etmesi için, iyilerle beraber olması kadar faydalı bir şey yoktur. Yine kulun fâsıklarla beraber olup, onların işlerine dikkat ve nazar etmesi kadar zararlı bir şey yoktur.
3..””Her şey için kerem vardır. Kalbin keremi Allahü teâlâdan razı olmak, kadere rıza göstermektir.”
4..”Sizde olmayan meziyetlerle sizi metheden kimsenin, sizde olmayan kötülüklerle de bir gün kötüleyeceğini unutmayınız.”
5..”İstediklerini vermediğiniz zaman kızan, kırılan veya küsen arkadaş, gerçek arkadaş değildir.”
6..”Kibir taşıyan kafada, akla rastlayamazsınız.”
7..”İnsanların ahmak sınıfı, kendilerinin meth edilmesinden hoşlananlarıdır.”
8..”Tevekkül, herşeyi Allah’tan bilmek ve rızkı Onun verdiğine inanmaktır.”
9..”İnsana az bir mal yetişir. Çok mal ise kâfi gelmez.”
10..”Hüsn-i zannı olanın hayatı hoş geçer.”
11..”Yalan söylemek, emniyeti giderir.”
12..”Ayıplardan uzak arkadaş arayanlar, arkadaşsız kalır.”
13..”Her gün sabahtan akşama kadar camide ibadet edip, Allahü teâlâ benim rızkımı nereden olsa gönderir, diyen kimse, cahildir. İslamiyet’ten haberi yoktur.”

Oca 302014
 

images[3]Cennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet vel-cemaatin dört büyük mezhebinden biri olan Maliki mezhebinin reisidir.

Adı, Malik bin Enes’dir. 90 (m. 709) senesinde Medine’de doğdu. 179 (m. 795)’de yine Medine’de vefat etti. Eshab-ı kiramdan olan dedesi Ebu Amr’dır.

Tebe-i tabiinden olan imam-ı Malik, ilim ve hadis rivayetiyle meşgul olan bir ailede ve çevrede yetişmiştir. Dedesi Malik, babası Enes ve amcası Süheyl, hadis rivayeti yapmışlardır.

Yaşadığı muhit, Peygamber efendimizin yaşamış olduğu ve İslam’ın hükümlerinin vaaz edildiği ve çok ilim ehlinin bulunduğu Medine-i münevvere idi.

Önce Kur’an-ı kerimi ezberledi. Kendisinin isteği ve ailesinin yardım ve teşvikiyle ilim öğrenmeye başladı. Bu hususta kendisine en çok annesi ilgi göstermiştir.

İmam-ı Malik, muhitindeki bütün âlimlerden faydalanmış ve ilim uğrunda büyük fedakârlık göstermiştir. Bu hususta her türlü zorluğa katlanmış ve herşeyini harcamış, hatta tahsil uğruna evini dahi satmıştır.

İmam-ı Malik, Nafi’ vasıtasıyla Hazret-i Ömer’in ve oğlu Abdullah’ın ilimlerini öğrendi. Ayrıca İbni Şihab ez-Zühri’den ve Said bin el-Müseyyib gibi Tabiin’lerden ilim öğrenmiştir. Bu hocalarından da ders almak için üstün bir gayret ve edep gösterirdi.

Netice itibariyle imam-ı Malik, ilmini imam-ı Zühri’ den, Yahya bin Said’den, Muhammed ibni Münkedir’den, Hişam bin Amr’dan, Zeyd ibni Eslem’den, Rabi’a bin Abdurrahman ve daha birçok büyük âlimlerden almıştır.
Üçyüzü Tabiinden, altı yüzü de onların talebelerinden olmak üzere dokuzyüz hocadan hadis-i şerif aldı. Ayrıca; Eshab-ı kiramın büyüklerinden Hazret-i Ömer’in, Hazret-i Osman’ın, Abdullah bin Ömer’in, Abdurrahman bin Avf’ın, Zeyd bin Sabit’in fetvalarını ve vahyin gelişine şahit olan, Peygamber efendimizi görüp Onun hidayet nurundan aydınlanarak, Ondan öğrendiklerini nakleden diğer Eshabın fetvalarını ve kendisinin yetişemediği Tabiinin fetvalarını da öğrenmiştir.
Akaide dair bilgileri ve diğer bütün ilimleri öğrenip, zamanının en büyük âlimlerinden olup; ictihad derecesine yükselmiştir.
İmam-ı Malik hazretlerinin hadis-i şerif dersleri ve vuku bulmuş meselelerle ilgili dersleri yani fetva işleri olmak üzere iki türlü ders meclisi vardı. Günlerinin bir kısmını hadis-i şerif öğretmeye, bir kısmını da sorulan meselelere fetva vermek için ayırırdı

İmam-ı Malik hazretleri elli sene müddetle ders ve fetva vermek suretiyle, insanların müşküllerini çözmüş ve kıymetli talebeler yetiştirmiştir.
Onun talebelerinin her biri memleketlerinin müracaat edilen âlimleri ve rehberi olmuşlardır.

İmam-ı Malik hazretleri, Tefsir, Hadis ve Fıkıh ilminde büyük bir âlim idi. Tefsir ilminde, âyet-i kerimelerden binlerce dini hüküm çıkaran büyük bir müfessir ve müctehid idi.
Tefsir ilminde “Garib-ül Kur’an” adlı bir eseri vardır. Bu eseri kendisinden Halid bin Abdurrahman el-Mahzumi rivayet etmiştir.
Hadis ilminde ise pek meşhur bir âlim ve muhaddistir
Yazmış olduğu “Muvatta” adındaki hadis kitabı çok muteber ve kıymetli bir eserdir.

İmam-ı Malik hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifler ayrıca Kütüb-i sitte denilen meşhur altı hadis kitabında yer almıştır.

Emevi devletinin parlak ve çöküş devrinde Abbasi devletinin kurulup geliştiği ve hakimiyeti elde ettiği bir devirde yaşayan İmam-ı Malik, çok hadiselere şahit olmuş, bozuk fırkalara karşı Ehl-i sünnet itikadını savunmuş, insanların doğru yola kavuşması hususunda büyük hizmetler yapmıştır.
İmam-ı Şafii ile imam-ı Ahmed bin Hanbel, imam-ı Malik’in sohbetinde bulunmuşlardır. Onun ilminden çok istifade etmişlerdir. Bunların, imam-ı Malik’in talebesinden olması, onun şeref ve üstünlüğüne kâfidir, en büyük vesikadır.

İmam-ı Malik hazretleri, herhangi bir dini meselenin hükmünü tayin için, Kur’an-ı kerime, hadis-i şeriflere, ümmetin icmaına ve lüzum olduğunda kıyasa müracaat ederdi.

İmam-ı Malik’in bu usullere göre ictihad ederek çıkardığı hükümlere, rivayet yolu veya Hicaz âlimlerinin yolu denir ki, bu yolun imamı, imam-ı Malik’dir.
O, ictihadlarıyla müslümanların işlerinde ve amellerinde uyacakları bir yol gösterdi, bu yola Maliki Mezhebi denilmiştir.
Ehl-i sünnet itikadından olan müslümanlardan, amellerini, yani ibadet ve işlerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara “Maliki” denir.

İmam_ı Maliki sözleri..
1..”İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz.”
2..”Mescide giren münafıklar, kafesteki serçe kuşlarına benzer. Kafesin kapısı açılır açılmaz uçarlar, kaçarlar.”
3..”Kendisine hayrı olmayan kimsenin, başkasına hayrı olmaz.”
4..-İlim azaldığı zaman zulüm ve işkence; Peygamber, sahabe ve tabiin izleri azaldığında ise kişisel arzular ortaya çıkar.
5..Sünnet Nuh (a.s.)’ın gemisi gibidir. Kim binerse kurtulur, kim de ondan geri kalırsa boğulur.
6..İlim fazla mesele bilmek ve sormak değildir. Ancak ilmin belirgin bir vasfı vardır ki, o da aldatıcı dünyadan uzaklaşarak ebedilik yurduna dönüşü sağlamasıdır

Oca 242014
 

images[7]Adı, Muhammed bin İdris’tir. Dedesinin dedesi Şafi, Kureyş kabilesinden ve eshab-ı kiramdan olduğu için, Şafii adı ile meşhur olmuştur. Şafi’in dedesinin dedesi de Haşim bin Abdi Menaf’dır.

150 (m.767) senesinde Gazze’de doğdu. 204 (m.820)’de Mısır’da vefat etti. Kabri, Kurafe kabristanlığında büyük bir türbe içindedir.

Henüz beşikte iken babası vefat etmişti. Annesi onu iki yaşında, asıl memleketleri olan Mekke’ye getirdi. Orada büyüdü. Yedi yaşına gelince Kur’an-ı kerimi ezberledi. Bundan sonra ilim öğrenmeye başladı.

Daha küçük yaşta iken Mekke’de bulunan zamanın meşhur âlimlerinin derslerine ve sohbetlerine devam etmeye başlamıştır. Kendisi, ilim öğrenmeye başladığı bu ilk günleri için şöyle demiştir: “Kur’an-ı kerimi ezberledikten sonra devamlı Mescid-i harama gidip, fıkıh ve hadis âlimlerinden pek çok istifade ettim. Fakat çok fakir idik, bir yaprak kağıt almaya bile gücümüz yoktu. Derslerimi ve öğrendiğim meseleleri yazmakta çok sıkıntı çekerdim.”

Mekke’deki bu ilk tahsilinden sonra Arapçanın inceliklerini ve edebiyatını öğrenmek için, Huzeyl kabilesinin arasına gitti. Bu hususta da şöyle demiştir:
“Ben Mekke’den çıktım. Çölde Huzeyl kabilesinin yaşayışını ve dilini öğrendim. Bu kabile, Arapların dil bakımından en fasihi idi. Onlarla birlikte gezdim, dolaştım, ok atmayı öğrendim. Mekke’ye döndüğüm zaman, bir çok rivayet ve edebiyat bilgilerine sahip olmuştum.”

Daha on yaşında iken, o zamanın en meşhur âlimi imam-ı Malik’in “Muvatta” adlı hadis kitabını, dokuz günde ezberlemiştir. Gençliğinin ilk yıllarında kendini tamamen ilme verip, Mekke’deki Süfyan bin Uyeyne, Müslim bin Halid ez-Zenci gibi fakih ve muhaddislerden ilim tahsil etti. Hadis, fıkıh, lügat ve edebiyatta çok yükseldi. Mekkeli gençler arasında, ilimde parmakla gösterilen bir dereceye ulaştı.

Tahsilinde en önemli safha, imam-ı Malik hazretlerine talebe olmasıyla başlamıştır.

İmam-ı Malik’in yanına geldiği zaman, yirmi yaşlarında bulunuyordu. İmam-ı Malik onu himayesine alıp, dokuz yıl müddetle ilim öğretti. İlimde yüksek bir dereceye ulaşan imam-ı Şafii Mekke’ye dönünce, oraya gelen Yemen valisi, onu Yemen’e götürüp kadılık vazifesi verdi.

Beş yıl kadar bu görevi yaptıktan sonra, Bağdat’a giderek, ilmini ilerletmek için, imam-ı a’zamın talebesi olan imam-ı Muhammed’den ders almaya başladı. İmam-ı Muhammed onu kendi himayesine alıp, yazmış olduğu kitaplarını okutmak suretiyle, Irak’ta tedvin edilen fıkıh ilmini ve Irak’ta meşhur olan rivayetleri öğretti, imam-ı Muhammed ayrıca İmam-ı Şafii’nin üvey babası idi. İmam-ı Şafii onun ilminden ve kitaplarından çok istifade etmiştir.

İmam-ı Şafii, Bağdat’ta imam-ı Muhammed’den aldığı dersleri tamamlayıp, Mekke’ye döndü. Burada bir müddet inceleme ve araştırmalar yapıp, ayrıca talebelere ders verdi. Bilhassa hac mevsiminde çeşitli İslam beldelerinden gelen ilim adamları ondan ilim öğrenirlerdi.

Mekke’deki bu ikameti dokuz yıl kadar sürdü. Sonra tekrar Bağdat’a gitti. Bu sırada Bağdat İslam âleminin önemli bir ilim merkezi idi. Burada bulunan âlimler, imam-ı Şafii’ye hürmet göstermiş ve ilim talebeleri onun etrafında toplanmıştır.
Bağdat âlimleri dahi ondan ders almışlardır.
Daha önce Mekke’de imam-ı Şafii ile görüşen ve ondan hadis dinleyen Ahmed bin Hanbel talebe olmuş, onun üstünlüğüne hayran kalmıştır. Yine imam-ı Şafii ile emsal olan Ishak bin Raheveyh ve benzerleri ondan ilim tahsil etmiştir.

Ders ve fetva vermekte uyguladığı usul, geniş olarak açıkladığı istinbat (kaynaklardan hüküm çıkarma) usulü olan, usul-i fıkıh ilmi idi.

İmam-ı Şafii’nin üstün şahsiyetine ve yüksek ilmine hayranlık duyarak, ondan ders alıp ilim öğrenen talebelerinden bir kısmı şunlardır: Ahmed bin Hanbel, İshak bin Raheveyh, ez-Zaferani, Ebu Sevr İbrahim bin Halid, Ebu İbrahim Müzeni, Rebi’ bin Süleyman-ı Muradi gibi bir çok âlim.

Daha sonraki asırlarda, Şafii mezhebinde yetişmiş âlimlerden meşhur olanlardan bazıları da şunlardır: Hadis âlimlerinden imam-ı Nesai, kelam (akaid) âlimlerinden Ebul-Hasen-i Eşari, imam-ı Maverdi, imam-ı Nevevi, imam-ül-Haremeyn Abdülmelik bin Abdullah, imam-ı Gazali, İbni Hacer-i Mekki… Kaffal-ı Kebir, İbni Subki, imam-ı Suyuti v.b.

İmam-ı Nesai’nin (Sünen)’i meşhurdur, imam-ı Eşari, Ehl-i sünnetin itikaddaki iki imamından biridir. Hocalarının zinciri imam-ı Şafii’ye ulaşır.

İmam-ı Şafii hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifler, Sahih-i Müslim’de, Sünen-i Ebi Davud, Sünen-i Tirmizi, Sünen-i Nesai, Sünen-i ibni Mace ve Sahih-i Buhari’nin ta’likatında yer almıştır.

İmam-ı Şafii hazretleri, ikinci defa Bağdat’a gidişinden sonra, Bağdat’taki siyasi ve fikri kargaşalıklar sebebiyle Mısır’a gidip, ömrünün sonuna kadar orada kalmıştır.

İmam-ı Şafii, imam-ı Malik’in ve imam-ı a’zamın talebesi imam-ı Muhammed’in derslerine devam ederek, imam-ı a’zamın ve imam-ı Malik’in ictihad yollarını öğrenip, bu iki yolu birleştirdi ve ayrı bir ictihad yolu kurdu. Kendisi çok beliğ, edip olduğundan, âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin ifade tarzına bakıp, kuvvetli bulduğu tarafa göre hüküm verirdi,

iki tarafta da kendi usulüne göre kuvvet bulamazsa, o zaman kıyas yolu ile ictihad ederdi. Böylece müslümanların ibadetlerinde ve işlerinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun kendi usulüne göre şer’i delillerden çıkardığı hükümlere, yani gösterdiği bu yola “Şafii Mezhebi” denildi. Ehl-i sünnet itikadında olan müslümanlardan, amellerini yani ibadet ve işlerini, bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara “Şafii” denir.

İmam_ı Şafii Sözleri..

1..“Dünyada zahid ol, dünya malına bağlanma! Ahireti isteyici ol, onun için çalış! Her işinde Allahü teâlâyı hatırla. Böyle yaparsan, kurtulmuşlardan olursun. Ruhsat ve teviller ile uğraşan âlimden fayda gelmez.”
2..“İnsanları tamamen razı ve memnun etmek çok zordur. Bir kimsenin bütün insanları kendinden hoşnut etmesi mümkün değildir. Bunun için kul, daima Rabbini razı ve memnun etmeye bakmalı, ihlas sahibi olmalıdır.”
3..”İlmi, kibirlenmek, kendini büyük görmek için isteyenlerden hiçbiri felah bulmuş değildir. Ama ilmi tevazu için, âlimlere ve insanlara hizmet için isteyen, elbette felah bulur, kurtulur.”
4..”Senden daha çok malı ve parası olan kimseyi kıskanma. O malına ve parasına hasretle ölür. İbadeti ve taatı çok olan kimselere gıpta et. Yaşayanlar da sonunda ölecekleri için, onların dünyalıklarına özenmeye değmez.”
5..”Hiçbir kimse yoktur ki, dostu ve düşmanı olmasın. Madem ki böyledir, o halde Allahü teâlâya itaat edenlerle beraber bulun, onları sev.”
6..”İlim, ezber edilen şey değil, ezber edilen şeyden temin edilen faydadır.”
7..”Resulullahın ve Eshabının yolunda olmayanı havada uçar görsem, yine doğruluğunu kabul etmem.”
8..”Herkese akıllı denmez. Akıllı kimse, kendisini her türlü kötülükten koruyandır.”
9..“Dünyayı ve Yaradanını bir arada sevdiğini söyleyen kimse yalancıdır.”
10..”Sadık dost, arkadaşının hüzün ve sevinçte ortağı olandır.”
11..”İki kişinin, darıldıktan sonra birbirinin ayıplarını ortaya çıkarması, münafıklık alametidir.”
12..”Haksız sözleri tasdik eden, dalkavuk ve iki yüzlüdür.”
13..”İbret almak istersen, hata sahibi kişilerin akıbetlerine bak da kalbini topla.”.
14..”Dünya sevgisi ile Allah sevgisini bir arada toplarım iddiasında bulunmak, yalandır.”
15..”Gururlanıp böbürlenmek, adi ve bayağı kimselerin vasfıdır.”
16..”Dostlar ile yapılan sohbetten sevimli bir hareket yoktur. Dostların ayrılığı kadar da gam ve keder veren şey yoktur.”
17..”İlim öğrenmek için üç şart vardır: Hocanın maharetli, talebenin zeki olması ve uzun zaman.”
18..”Dünyada en huzursuz kimse, kalbinde haset ve kin taşıyanlardır.”
19..”Sefih ve cahil bir kimse konuşunca ona cevap verme. Sükut, ona cevap vermekten daha hayırlıdır.”
20..”Öğrenmenin acısını bir müddet tatmayan, hayatı boyunca cehaletin zilletini yudumlar.”

Oca 142014
 

imagesCADGDLHCİmam-ı Azam (Numan bin Sabit) Hanefi mezhebinin kurucusu ve büyük Islâm hukukçusu (699-769)

İslâm dünyası kendisine duyulan derin saygıdan dolayı onu “Imam-ı Azam” (Büyük imam) olarak da anmaktadır. Arap değildir.

Türk veya İranlı olduğu sanılmaktadır. Ebu Hanife Küfe’de yetişti. Önce Kuran’ı hıfzetti. Arapçanın gramerini ve edebiyatını öğrendi. Irak’ın ileri gelenlerinden hadis dinledi ve fıkıh sorunlarını öğrendi.

On sekiz yıl kadar Hammad bin Süleyman’dan ders gördü. Bu arada hac yapmak için sık sık Mekke ve Medine’ye gitti. O bölgenin bilginleriyle görüştü hadis dinledi. Hocası Hammad’ın ölümü üzerine, kırk yaşlarında iken arkadaşlarının isteğiyle hocasının yerine geçti ve ders vermeye başladı. Çeşitli ülkelerden gelen çok sayıda öğrenci yetiştirdi. Emeviler’in Irak Valisi Yezid bin Hübeyre’nin kadı olması önerisini kabul etmedi
Bu yüzden işkenceye uğradı ve hapsedildi. Ebu Hanife kaçarak Mekke’ye gitti. Abbasileri’in, İslâm devletinin yönetimini ellerine almasına kadar orada kaldı.
Durum normale dönünce Küfe’de derslerine başladı. Fakat, Abbasiler’le anlaşamadı. Halife Mansur ona resmî bir görev vererek durumunu anlamak istedi.
Ebu Hanife kendisine önerilen Bağdat kadılığını kabul etmedi. Bunun üzerine yine hapsedildi. Hapiste iken öldü. Zehirletilerek öldürüldüğü rivayetleri de vardır.

Ebu Hanife, yaptığı çalışmalarla fıkhı sistemli bir bilim haline getirdi. Derslerinde fıkıh bilgisi verir, halkın sorduğu sorulan öğrencileriyle tartışırdı. O, ilerde olabilecek olaylar üzerinde de düşünerek hükümler çıkarmış, fıkıhı ilkelere bağlamıştır.

Ebu Hanife’nin açtığı yoldan öğrencileri de yürüdü. Böylece bir mezhep doğdu. Bu mezhebe kurucusunun adı verilerek Hanefilik denildi.

Ebu Hanife Sözleri..

1..Şaşarım şu kimselere ki, zanla konuşurlar ve onunla amel ederler.
2..Bir kimse fıkıh bilmez, fikhin kıymetini ve fıkıh âlimlerinin değerini bilmezse, böyle âlimlerle oturmak [kitaplarını okumak, fıkıh öğrenmek] kendisine ağır gelir.
3..Mümin, allahü teâlâdan korktuğu kadar hiçbir şeyden korkmaz. Şiddetli bir hastalığa yakalanır veya feci bir kaza veya belaya uğrarsa, gizli veya açık; ‘ya rabbi, bana bu belayı neden verdin?’ Diye şikayetçi olmaz. Tersine hastalığa, belaya ve kazaya rağmen allahü teâlâyi anar ve şükreder.
4..Kulların birbirlerine karşı işledikleri suçlar, kendileri için bir zulümden ibarettir.
5..Allahü teâlâ, kendisine şükür ismini vermiştir. Çünkü allahü teâlâ, iyiliği ödüllendirir. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.
6..İnsan, her şeye şifa veren tek varlığın allahü teâlâ öldüğuna inanır; bununla beraber derdine deva olması için ilaç kullanır. Çünkü ilaç bir sebeptir. Sıfasını verecek olan ise allahü teâlâdir.
7..Dinin alışveriş kısmını bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz ve ibadetlerin sevabını bulamaz. Zahmetleri boşa gider ve azaba yakalanır ve çok pişman olur.
8..Din ilminde konuşan kimse, allahü teâlânin kendisine: benim dinimde sen nasıl fetva verdin, nasıl söz söyledin? Sualini sormayacağını zannediyorsa, kendisine ve dinine gevşeklik etmiş olur.
9..Mümin, allahü teâlânin kendisini devamlı denetlediğini bilir. Kimsenin bulunmadığı bir yerde veya herkesin yanında olsun, mutlaka allahü teâlânin önü denetlediğine inanır. Krallar ve sözde büyük adamlar ise, ne gizli ve ne de açık bir yerde herhangi bir kişiyi denetleyemezler.
10..Allahü teâlâ bize, insanların mümin olanlarını sevmemizi, onlara karşı saygı beslememizi ve asla kırıcı olmamamızı, kalblerinde ne sakladıklarını bilemiyeceğimizi, hareketlerimizi buna göre ayarlamamızı emretmiştir.
11..Günah işlemeyi zillet; günahı terk etmeyi mürüvvet gördüm ve bildim.
12..Eğer bilmediklerim ayağımın altında olsaydı, başım göğün en yüksek katına değerdi
13..Bir kimsenin ilmi, kendisini allahü teâlânin yasaklarından men etmiyorsa, o kimse büyük tehlikededir.

Oca 122014
 

imagesCAJJKYH7Mezhep, Arapça’da gitmek anlamına gelen “zehebe” fiilinden türemiştir; kelime olarak “gidilen yol” demektir.
İslâm’ın “itikâdî ve amelî sahadaki düşünce ekolleri” diyebileceğimiz mezhepler, dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili tezâhürlerdir.

Siyâsî, ictimâî, iktisadî, coğrafî, tarihî ve benzeri sebepler, dinin anlaşılması planında, belirli fikirlerin ya da şahısların etrafında odaklaşmalara yol açmıştır.

Böylece, din anlayışında yer yer farklılaşmalar husule gelmiştir. Bu farklılaşmaların, zamanla sistematik özellik kazanarak, düşünce ve davranışları etkilemeye başlaması, kurumlaşarak ve sosyal hayatta derin izler bırakarak varlığını sürdürmesi, karşımıza “mezheb” olgusunu cıkartmaktadır.

Müslümanlar, Hz.Muhammed’in vefatından sonra, muhtelif sebeplerle, dini farklı anlamaya, farklı görüşler üretmeye başlamışlardır. Bu farklılaşmalar, mezheplerin oluşumunu hazırlayan sürecin ilk aşaması olarak alınabilir. Her insan başlı başına bir dünya olduğuna göre, din anlayışında özgün bir boyut kaçınılmazdır. Üstelik bu özgün boyut, sevgi, saygı ve hoşgörü ortamında muazzam bir zenginlik saglayabilir.

Ancak, insanın sosyal bir varlık oluşundan kaynaklanan doğal örgütlenme arzusu, siyaset, ekonomi, sosyal değişme, kısaca insanın yapısından ve içinde yaşadığı koşullardan kaynaklanan birtakım sebepler, farklılaşma ile başlayan süreci, kurumlaşma aşamasına doğru sürüklemektedir. Sonuçta, ortaya, sayıları binlere ulaşan mezhepler çıkmaktadır.

İslâm Düşünce Tarihi’nde, mezheb dendiği zaman, hem siyasî ve itikâdî nitelik taşıyanlar, hem de fıkhî, amelî nitelik taşıyanlar anlaşılmaktadır. Özellikle Türkçe’de, mezhep, her iki alanı da ifade etmek için kullanılmaktadır.
Arapça’da, siyâsî ve itikâdî alandaki farklılaşmalar daha çok “fırka” kelimesi ile ifade edilmektedir.
“İki şeyi birbirinden ayırmak,birinin diğerinden farklı olduğunu ortaya koymak” gibi anlamlara gelen “fereka” kökünden türeyen “fırka” kelimesinin,bir anlamda,”Müslümanları ayrılıklara düşüren inançları ve kütleleşmelere ön ayak olan fikirleri yermek ve kötülemek için” kulanıldığı söylenebilir.

Hz.Muhammed’in sağlığında, sadece Müslüman insan vardır; herhangi bir mezhep, tarikat, cemaat ya da din anlayışını merkeze alan bir zümreleşme, bir örgütlenme söz konusu değildir.

Hz. Muhammed’in vefatını müteakip, siyasî görüş ayrılıkları, kabilecilik, çıkarlar, İslâm’ın yayılma sürecinde karşılaşılan yeni kültürler, sosyal değişme, din anlayışında doğal olarak ortaya çıkacak olan farklılaşmaların kurumlaşmasına yol açmıştır.
Daha sonraları “mezhep” adını alan bu oluşumlar, dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili tezahürlerden ibarettir. Bir başka ifadeyle, mezhepler, din değil; dinin anlaşılma biçimleridir.

Mezhepler dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili tezahürler olduğu için, her ne sebeple olursa olsun, mezhep ve din kavramlarının özdeşleştirilmesi mümkün değildir. İslâm dini ilahî bir dindir. İslâm’ın anlaşılması planında ortaya çıkan her türlü oluşum insan ürünüdür, beşerîdir..

Beşerî nitelik taşıyan bütün olgu ve oluşumlar, tabiatı gereği, her türlü tahlil ve tenkide açık olacağı için, her ne sebeple olursa olsun, dinin anlaşılma biçimlerinin din gibi mütalaa edilmesi, geleneğin din haline getirilmesi, dinin etkinlik alanının daraltılması anlamına gelecektir. Bu durum, din anlayışının geçmişe göre şekillenmesine yol açacağı için , İslâm’ın evreselliği ile bağdaşmayacaktır.

Dört büyük Mezhep Imamlari
Imam-i Âzam Ebu Hanife
Imam-i Sâfii
Imam-i Hanbeli
Imam-i Mâlikî

H.Onat

Oca 052014
 

imagesCAJAYZH3Yasamda yaradılıslarından gelen zekalarını bilğiyle donatarak ortaya cıkardıkları buluslarını ..fikirlerini.. tecrübelerini toplumla paylasan ve yasadıkları döneme ciddi etkileri olan ..sonrasındada anıldıkları bir sözleri yada kısa bir dipnot gibi bilinen yasamları..ile düşünen..sorgulayan..dogru cevapları arayan bu özel insanlar..cogu kez unutulmuslardır..

Ben onlara kısaca ”iz bırakanlar” diyorum..her ne kadar izlerini kaybetsekte..hatırlamasakta..hatta farketmesekte ..

Kendi adıma bu konuda cok kısıtlı olduguu düşündüğüm bilğimin ..az da olsa bu sayede degisecegini umuyorum..ve bana bu konuda yardımcı olan..farketmemi saglayan arkadasımada tesekkür ediyorum..