Oca 022012
 

En önemli an, En önemli kişi, En önemli iş…

Kapalıçarşı’da birkaç istikametten düdük sesleri gelmeye başladı. Bu, her akşam üzeri çarşı bekçilerinin verdiği bir işarettir ki, kapanma saatinin geldiğini ve dükkanını kapamaya geç kalanların acele etmesini ilân eder. O saatte Sahaflar Çarşısı tarafındaki büyük kapıdan içeri bir göz atmak korkunçtur. Çarşı, kimi kapanmış, kimi kapatılmaya uğraşılan iki sıra dükkanın çizdiği, karanlık ve nerede bittiği belirsiz bir dehliz halinde uzar. Ayrıca kepengi olmayan bazı vitrinli mağazaların camekânlarındaki eşya, bütün gün üzerine serpilen elektrik ziyasından ayrı düşünce, korkularından büzülürler ve camdan, çarşının tenhalaşmış yolunu görmemek için gözlerini yumarlar.

Yine o saatte çarşıdan geçenlerin adımları o kadar hızlı ve halleri o kadar telâşlıdır ki, üç adım geride bir cinayet işlnemiş farzedebilirler. Sanki tepelerindeki kurşun kubbe biraz sonra çökecekmiş gibi, çarşının tâ öbür başında gündüzün son beyazlığını çevreleyen kapıdan bir an evvel geçip, temiz havaya kavuşmak için can atarlar. O saatte çarşıdan geçen herkesi görünmez bir elle arkasından iterek kapılardan dışarıya atan ve ağır kilitler, keskin gıcırtılarla kapanan iki tunç kapının arasında tek başına kalmak isteyen, sanki bir mâna, bir ruh vardır. Vehimleri seven bir adam için bu ruhun yuva kurduğu yer eski elbiseciler tarafıdır.

Düdük sesleri seyrekleşmiş ve eski elbiseci, dükkanının yola doğru uzanan peykesindeki mankenleri omuzlayarak içeriye aldıktan sonra kepenkleri kapatmıştı. O günkü kazancını buruşuk bir zarfın içine doldurup cebine attı. Kepenkleri bir bel kemeleri gibi saran demir kolu muayene etti.. Kilidi vurdu ve arkasına bakmadan ağır adımlarla ileriye doğru kayboldu.

Kullanılmış elbise giyen, siyah boyalı, dört başsız manken, küf kokan taş kubbeli daracık dükkânın içinde yüz yüze duruyordu.

Koyu karanlıkta birbirini görüp görmedikleri malûm değildi… Dördü de dükkân sahibinin gittikçe uzaklaşan ayak seslerini dinleyip artık hiçbir şey duymaz olduktan sonra hâlâ gizli bir ses işitiyormuş gibi müddet dalgın beklediler. Taş kubbeden rutubet damlaları halinde şıp şıp süzülen, âdeta, yürüyen zamanın ayak seslerini sayan bir âhenk duyuluyor.

Mankenlerden biri fısıltıyla yanındakine hitap etti:

-Bak şu karşımızdaki koyu elbiseliyi görüyor musun? Yahudi, bugün satın aldı onu… haydi konuşalım!

Öbürü başını salladı:

-haydi konuşalım!

Üçüncü mankenin de eteğini çektiler:

-Haydi konuşalım!

İlk söze başlayan manken yeni gelene dönerek sesini biraz daha dikleştiri:

-Bugün seni yahudiye getiren genç ne kadar da solgun yüzlüydü. Sönük gözlerinin mânasını, karanlıkta ancak biz anladık. Üstünde, kolları iki parmak kısa gelen bir ceket, bol gelen bir pantalon vardı. Belliydi ki, o elbise, bir arkadaşından bir günlüğe alınmış elbiseydi. Seni fena bağlanmış bir paket içinde, koltuğunun altında taşıyordu. Sen onun yegâne elbisesiydin, değil mi?

Ve üç manken, yeni gelenin henüz hiç işitmedikleri sesini duymak için kulak kabarttılar.

Yeni gelen cevap verdi:

-Evet!

Fakat bu tek kelimelik cevap, o kadar resmi ve ses o kadar maskeliydi ki, yeni gelenin içyüzünü anlamak, kâbil olamadı. Aylardan beri bu dükkânda oturan, yahudileşen öbür mankenler, hemen ittifak ettiler ki, yeni geleni anlayabilmek için ona uzun bir cümle söyletmelidir.

İçlerinde en kıdemli ve açık gözlü, ilk söze başlayan manken devam etti:

-Biz o gence ne kadar şaştık. Senin gibi iyi kumaştan ve iyi terziden çıkmış, ana ve baba tarafından asil bir elbiseyi hiç pazarlık etmeden yahudinin ilk verdiği paraya bırakıverdi. Genç, paraları alırken dikkat ettim. Öyle bir nefretle aldı ki, müthişti. Parayı alırken bir anda gözleri yahudinin siyah tırnaklarına takıldı. O kadar… Sonra dükkânın önünden uzaklaştı. O nasıl uzaklaşıştı o… Biz ki, başsız tahta mankenler, her şeyi görür ve anlarız; eminiz ki, o genç sokağın köşesini döner dönmez: “Yahudi arkamdan geliyor. Şimdi satın aldığı elbiseyi geri vererek vazgeçtim diyecek…” diye koşa koşa kaçmıştır. Halbuki bu neticeye asıl kendi lâyık olan yahudi, o anda keyfinden benim omuzlarımı okşamış ve bir dükkâncı komşusundan ödünç bir sigara istemişti. Gencin elbise paketini uzatırken titreyen parmaklariyle, yahudinin elbiseyi muayene ederken suratının zoraki somurtuşu hiç hatırımdan çıkmayacak. Seni bu şekilde satması için kimbilir o genç ne büyük bir ihtiyaca düşmüş olmalı, değil mi?

Ve yine üçü birden, görünmeyen başını, teessürden göğsüne düşmüş farzettikleri yeni gelen mankenin artık içini dökeceğini tahmin ederek beklediler. Yeni gelen gene kısa cevap verdi:

-Evet…

Artık yeni arkadaşlarının ağzından bir söz almak için:

-Anlatsana, kuzum bize gencin hikâyesini anlatsana!

Demekten başka çare kalmamıştı. Halbuki bunu söylemeye üçü de tereddüt ediyorlar ve karanlıkta, elsiz kollarını büyük bir heyecanla inip kalkan tahta göğüslerine bastırarak bu suali sorduracak cesareti yüreklerinde biriktirmeye çalışıyorlardı: Yeni gelenin kumaşı gibi asil sükûtu, onların merak ve heyecanlarını arttırdığı kadar cesaretlerini de kırmıştı. Yine en akıllıları olan birinci manken bütün zekâ ve inceliğini toplayarak son bir hücuma kalkışmak istedi. Fakat gözünün önünden geçen bir hayâl, son sahibinin hayâli dudaklarını kilitledi. Artık o, yeni gelen genci söyletmek değil, kendisini söylemek istiyordu:

-Ah, bilsen biz senin ıstrabını ne iyi anlıyoruz! Biz ki her şeyi görür ve anlarız! Düşün, bir elbiseyle bir vücut arasındaki esrarlı rabıtayı düşün. O elbise ki, terzinin elinden vücudunun basit hendesesine göre yapılmış mânasız bir kalıp halinde çıkar ve sonra bir vücuda yapışıp onun bütün hareketleriyle yaşamaya başlayınca ne hale gelir, düşün! Başlangıçta dümdüz bir alın gibi hiçbir şey ifade etmeyen elbiseler atılacağı güne kadar vücudun her hareketini saniyesi saniyesine kaybeden korkunç bir hâfızadır. Birçok oturuş şekillerinin kabarttığı diz kapaklarımızı düşün! Her duygunun hususi bir biçim verdiği omuzlarımızı düşün! Kambur vaziyetlerinde nasıl arkaya toplândığımızı, bütün mafsal yerlerinde nasıl halkalaştığımızı düşün! Vücudun sonsuz hareketleri içinde bize düşmeyen pay hangisidir? Bunların içinde sefaletlerin, açlıkların, ihtirasların, cinayetlerin, coşkunlukların, kahkahaların alnımıza çizdiği hep hususi bir çizgi vardır. İnsanlar sanırlar ki, bizim üstümüzdeki her çizgi, her intiba, bir diğer çizgi veya intiba ile silinir, hepsi birbirine karışır, mânasız bir halita olur ve sonunda biz eskimiş bulunuruz. Eskiriz, fakat insanlardan evvel eskidiğimiz için onlardan daha ince ve hassas olan biz, bütün çizgiler ve intibalarımızı hep birbirinin içinde saklarız. Bu böyle bir halitadır ki, bunun düğümünü ele geçirebilen göz onu çözdükçe, doğumumuzdan ölümümüze kadar bütün hayatımızı, zamanın atomları içinde sıkıştırır ve bu korkunç, ah, bu korkunç hafıza küpü içinde, mazinin, birbirinin üstünden akan küçük yılanlar halinde nasıl kaynaştığını görür. Fakat o göz kimde vardır? Kimsede… yalnız bizde… Biz ki, her şeyi görür ve anlarız, seni görüyor ve anlıyoruz… Bize artık hikâyeni anlatma!… Ne lüzum var? Biz onu biliyoruz. Ben sana kendi hikâyemi ne diye anlatayım? Sen de onu bilirsin. Beni bir ölünün üstünden çıkardılar. Burada satın alacak adam bekliyorum. Öbürü tıpkı benim gibi, bugün bir ölünün üstünden çıkmadıysa yarın ikinci gün veya üçüncü gün çıkacak. Düşün, düşün, biz insanlardan evvel eskidiğimiz halde kaç insan eskitiyoruz? Bizim ıstırabımızı düşün! Biz vücutsuz kalan bir elbise miyiz, yoksa elbisesiz kalmış bir ıstırabın vücudu mu?

-Evet…

Üç manken de yeni gelen mankenin üçüncü “evet” kelimesini söylediğini zannettiler. Halbuki o hiçbir şey söylemeden susuyor ve o anda dükkânın taş kubbesindeki pencereden giren ay ışığında, omuzlarında solgun yüzlü gencin başı olduğu halde, gözleri hayret ve korkuyla açılmış dükkânın kirli aynasında kendisini seyrediyordu.

Necip Fazıl Kısakürek

  One Response to “Eski Elbiselerin Hafızası”

  1. Cok etkileyici ..Tesekkürler

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: