Eki 062012
 

Kelimeler düşüncelerimizdir, onlar düşünebilmemizi sağlar. Düşüncelerimiz yaşadıklarımızı, yaşadıklarımız da dilimizi zenginleştirir. Bu dil zenginliği, dönüp düşüncelerimizi yeniden üretir ve derinleştirir. Bu da hayatı zenginleştiren bir kutsal döngüdür aslında.

Ara sıra Türk dilinin resmi ve özel otoriteleri toplanıp, bozulan dilimizi tartışırlar. Yanlış kullanılan ses bükümleri, anlamları yozlaştıran kelimeler, dilimize yabancı nidalar ve seslenmelerin yaratıcıları aranır.
Suni tüketim toplumunun ‘ağız’ları ve kullanıcıları sorgulanır. Ama suçlular bulunamaz. Muhtelif VJ’ler ve DJ’ler sorumlu gibi görünse de -koca bir dili yok etmek için- yaşları tutmadığından serbest bırakılırlar. Bozulan dilin failleri bulunamaz.

Bu konuda yazılan bütün yazıları -Bilhassa Hakkı Devrim’inkileri- ve düzenlenen tartışma programlarını hayretle izlerim. Bütün sorunu bir kelimenin doğru kullanılması düzeyine indirgeyen bu faaliyetler beni şaşırtır, tartışılması gerekenin bu olduğuna inanmam çünkü.

Dilimiz yara aldıysa, yoksullaşıyorsa, sığlaşıyorsa gittikçe, duygularımızın, düşüncelerimizin ve hayatımızın sığlaşmasından değil midir bu? Sıradan hayatlardan, sıra dışı duygular ve düşünceler üretilebilir mi?
Bir dilin zenginliği, o dili kullananların hayatlarının zenginliğiyle ilişkili değil midir?

Bir dili korumak için o dili çoğaltmak gerekmez mi? Tartışılması gereken dilimiz midir, hayatlarımız mıdır yoksa? Dilimiz engin ve kusursuz olsa ne anlatacağız ki?
Hayatımızın hangi inceliklerini ve derinliklerini aktarmakta aracılık edecek bize? Hangi amaçları, tutkuları, fırtınaları, savaşları, kararlı sevgileri ve ateşli istekleri anlatacağız?
Hangi hayatları şiirselleştirecek, hangi şiirleri yazdıracak hayatımızla? Ne yaşıyoruz ki, ne anlatacağız? Hayatımızın fiilleri eksildi. Kriterlerimiz aşağı çekildi. Sığlık ve seviyesizlik sorgulanmadan kabul gördü.
Sıradan bir küçük burjuva hayatı bile yoksul ve geniş kesimlere peri masalları gibi gözüktüğünden, gazete köşelerinde geniş sütunlarda anlatılarak idealleştiriliyor artık. Önerilen hayat modelleri, doğal olarak kendi dillerini de birlikte getiriyorlar.

Ve sonra suçluları arıyoruz.

Zaman zaman toplanıp konuşuyoruz, nasıl olup da hayatımızın böylesine magazinleştirildiğini anlamaya çalışıyoruz. Habercilikte etik, şiddet ve sansasyon eğilimleri, televizyon programlarının seviyesizliği konuşuluyor.
Nasıl oldu da televizyon programları bu derece düzeysizleşti, bir türlü anlaşılamıyor.
Bazıları halkın bunu istediğini söylüyor, bazıları buna karşı çıkıyor. Halkın kim olduğunu, onların kim olduğunu hiç kimse sormuyor. Muhtelif medyatik buhranlar yaratılıyor, suçlular aranıyor ama bulunamıyor.

Suçlular aramızda oysa, tıpkı bir kara sevda gibi, ihtirasla seviyesizliğe tutkunuz çünkü. Bu tutkuda kimsenin kimseden farkı yok.

Bir seviyesizlik gördüğümüz zaman, her kesimden ve her katmandan büyülenmiş gibi bu seviyesizliğe bakıyoruz. Entelektüel hiçbir yayın tutmuyor, düzeyli hiç bir program reyting almıyor.

Bir seviyesizlik hastalığına tutulmuş gibiyiz. Bu karabasanın tek umutlu yanı, hastalanmış olduğumuzun farkında olmamız belki de, toplanıp toplanıp sabahlara kadar konuşup, bu seviyesizliği tartışıyoruz.
Dilin bozulmasının tek başına bir hastalık olmaktan öte, hastalanmış bir toplumun, sığlaşan ve seviyesizleşen hayatının bir tezahürü olarak ortaya çıktığını anlamamakta direniyoruz.

Aslında sorgulamamız gereken şey kendi hayatımız ve kendimiz olmalı bence. Neden bu kadar sığ ve seviyesiz bir hayatın içine hapsolduk? Hangi noktada bu toplum bir bitkisel hayata girdi? Hayat neredeyse tek bir fiille anlatılabilecek kadar eylemsizleşip tekdüzeleşti?

Dille düşüncenin kutsal döngüsünün yerini, çorak siyasetle, varoş kültürsüzlüğünün kısır döngüsü aldı. Uzun yıllardan beri biz bu hastalığı yaşıyoruz aslında. Ama son yıllarda televizyonlar sayesinde bunu daha iyi görmeye başladık.

Televizyonlar bizi bize gösterdi çünkü. Ekranlarda kendi seviyesizliğimizin aksini görünce dehşete kapılıyoruz şimdi. Ve eski alışkanlıklarımızla derhal bu seviyesizliğe kendimizden başka suçlu arıyoruz.
Ortada bir hastalık olduğunu anladık artık.
Şimdi hastalığı teşhis edip, tedaviden konuşmaya başlayacağız herhalde. Eğer kendi yarattığımız kısır döngüden kendi başımıza çıkacak gücü bulabilirsek şayet.

Pakize Barısda

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: