Oca 042012
 

Genç kız, birkaç aydan beri esrarlı mektuplar alıyor. Daktiloyla yazılmış, imzasız mektuplar… Bu mektuplarda onun günlük hayatı en mahrem ve tamamıyla şahsî çizgilerine kadar anlatılıyor ve sonuna birkaç kelimelik bir öğüt cümlesi eklenerek imza yerine bir (V) harfi konduruluyor. İlk mektup şöyle başladı:

«Küçük hanım;
Çalıştığınız dairenin müdürü sizden ümidini kesince iş bahanesiyle sizi paylamak adiliğine düştü ve daktilograf olarak bir işe yaramadığınızı yüzünüze söylemeye kadar vardı. Siz de ona şu cevabı verdiniz: (Tarafınızdan beğenilmemi sağlayacak şartlardan daima uzak kalacağım!..) Dikkât ediniz; bu adam tehlikelidir ve asîl tavırlardan anlayacak biri değildir.»

Ve bu satırların altında bir (V) harfi…
Bu mektubu yazan kim olabilirdi?.. Her halde müdürün kendisi…
Bir iş vesilesiyle müdürün odasına girince, orada gözleri yere doğru, şöyle dedi:

– Mektubunuzu aldım!
– Ne mektubu?
– (V) imzasıyla yazdığınız mektubu…
– Çıldırdınız mı siz?..
-Buyrun!..
Ve çantasından mektubu çıkarıp uzattı.
Müdür mektubu bir hamlede içip başını kaldırdı:
– Bunu ben yazmadım!

Müdürün doğru söylediği çok geçmeden meydana çıktı. Mektuplar üstüste geliyor ve genç kızın en hurda işlerine kadar nelerden haber vermiyordu:

«Küçük hanım;
Size, tek başınıza sinema sinema sürtmemenizi ihtar eden annenizin kalbini kırdınız ve kadıncağızı saatlerce ağlatıp yine sokağa vurdunuz! Unutmayın ki, cennet, annelerin ayaklan altındadır!…»
Yine (V)…
Bu iş artık genç kızı dehşetten dehşete çekmeye başlamıştı. Annesi okur-yazar değildi; genç kızın yatak odasındaki daktilo makinesinin tozunu almaktan başka bir şey bilmezdi. Mektubu yazmış olamazdı. Öyleyse?.. Bu basit vak’ayı annesiyle kendisinden başka bilen olmadığına göre?…
Yoksa semavî bir ihtar karşısında mıydı?
Mektuplar sıklaşmaya ve her güne binmeye başladı. «Allah versin!» diye terslediği dilenciden, krediyle alıp borcunu ödemediği kürke; bütün bir gün kaynattığı dedikodulardan, yakışıklı bir delikanlının daveti üzerine gidip son dakikada vaz geçtiği ve geriye döndüğü randevuya kadar, neler neler!
Artık çıldıracak hale geldi. Bu sırrı çözmek için hoca hoca gezmeye koyuldu.
Ona, ermişliği söylenen münzevî bir din adamını salık verdiler. Ermişliği söylenen ihtiyar, gık demeden genç kızı dinledi ve gösterdiği mektupları ona okuttu.
– Kızım; gaibi Allahtan başkası bilemez ve bu sırrı kimse çözemez. Ama, bana öyle geliyor ki, sen, müthiş bir günah korkusu çekiyorsun!.. İşte bu halin o mektupları yazdırıyor!
– Kime yazdırıyor?
– Orasını bilemem! Adetâ vicdanın senin içinden çıkıp mektupları yazan kalemin içine giriyor!
Korkunç!..
Ermişliği söylenen din adamının yanından adetâ koşarak kaçtı ve son mektubu aldı:
«Küçük hanım;
Ermişliği söylenen din adamı sana gerçeği bildirdi. Mektupları yazdıran vicdanındır. Zaten altındaki (V) harfi de bunun ispatı değil mi?… Vicdanını ara! İmza (V)…»
Sır çözüldü…
Genç kızın apartman kapısı çalındı. Kapıda, sırıtkan, posta müvezzii:
– Yine her günkü mektuplarınızdan biri…
– Onları hep sizin postahanenize mi veriyorlar?
– Hattâ apartmanınızın kapısındaki posta kutusuna atıyorlar. Oradan mektupları alırken dikkât ettim. Bu zamana kadar bu işi başka arkadaş yapıyordu.
– Demek ki, mektuplar, bu sokakta oturan birisi tarafından geliyor.
– Belki de bu apartmanda oturan birisi tarafından…

Annesi, aynı günün gecesi, romatizma ağrıları tutup uyuyamayınca, duyduğu bir tıkırtı üzerine usulca koridora çıktı. Kızı, sırtında beyaz bir (robdöşambr), heykel gibi dimdik, giriş kapısına doğru ilerlemekte… Onu arkasından görüyor… Sol eli göğsünde, sağ eli sarkıtılmış… Ve sağ elinde bir zarf…
Kızını ürkütmemek için, olduğu yere mıhlandı. Onun bir uyur-gezer olduğunu biliyordu.

Necip Fazıl KISAKÜREK (1971)

  5 Responses to “Mektup”

  1. Güzeldi..anlasılan vicdana dikkat etmek lazımmış..hı birde uykuya:))

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: