Nis 272012
 

,Bir iç trajediyi yazı aracılığıyla dile getirerek ondan bu yolla arınmak aslında pek mümkün değildir. Tıpkı konuşarak, kendimize yakın bulduğumuz insanlara acılarımızı ve sıkıntılarımızı anlatarak arınmamızın mümkün olmadığı gibi.

Ama yine de yazarız, konuşuruz ve anlatırız, bunun adına da paylaşma deriz.

Paylaşma hem bir davranış tezahürü olarak, hem de istenildiği gibi anlam yüklenmeye açık duran duygulu bir sözcük olarak son yıllarda çok trendy. “Seninle paylaşmak istiyorum” diye başlayan cümlelerden ben şahsen dehşetli huylanıyorum.
Herkes paylaşmak istiyor, tabii sadece derdini, kederini ve gündelik sıkıntılarını… Nadide bir bilgiyi, buluşu, fikri ya da babadan kalma mirası paylaşmak isteyen yok!
Paylaşılacak şeyler, hiç de bizimle paylaşılmasını arzulamayacağımız bir alay deli saçması hayat ayrıntıları ve aşk gelgitleri…

Aslında bunun adına paylaşma değil, sinir krizi demek daha doğru olur. Hayatında hiçbir giz bırakmadan en ince ayrıntısına kadar olup bitenleri çevresindekilere yükleme eğilimi gösterdiği için de hem anlatan hem dinleyen için çifte bir sinir krizi tasarımı bence bu.

Bu arada yeri gelmişken söylemek isterim, bilhassa konu aşk olduğu zaman, insana sadece kendi aşk hikayesinin ilginç geldiğini, başkalarının aşk hikayesinin ayrıntılarının tahammül edilemez bir sıkıntı yarattığını neden kimse anlamaz?

Herkes durmadan konuşuyor ve olur olmaz her şeyi paylaşmak istiyor. Gazeteleri açıyorsunuz, paylaşmaya meraklı kimi yazarlarımız, sadece kendi sıkıntılarını değil, çocuklarının da küçük ve tatlı sorunlarını bizimle paylaşma buhranı içinde, nefes almadan arka arkaya anlatıp duruyorlar.

Televizyon kanallarında gerek haber programları, gerekse magazin programları -zaten birinin diğerinden pek farkı kalmadı ya- birbirinden mühim mevzuları bizimle paylaşacaklarını -mesela küçük yıldızcıkların Bodrum geceleri gibi- iftiharla anons ediyorlar.

Toplu olarak bir paylaşma buhranı içinde görünüyoruz.

Paylaşma, manalı ve oldukça iri bir kavramdır oysa. Paylaşılmak istenilenin de, sözcüğün derinliğiyle münasip bir önemi ve anlamı olmalı.

Biriyle bir şey paylaşmak, paylaşılmak istenen kimseyi de ayrıcalıklı kılar çünkü. İnsanın her aklına gelen şeyi karşısındakine anlatmasına da, “paylaşma”dan çok, “denetlenemeyen gevezelik” demek daha doğru olur.

Hem sonra paylaşacağınız kimse, sizin paylaşmak istediklerinizi paylaşmaya gönüllü mü bakalım?
Son zamanlarda paylaşma buhranının ne kadar yaygın olduğunu düşünecek olursak, kim bu kadar lüzumsuz ayrıntıyı ve kuru gürültüyü yüklenmek ister ki?

Bir zamanlar “arkadaş” kavramı nasıl aşırı dozda tüketilerek hakiki anlamından uzaklaştırıldıysa, bugünlerde “paylaşma” kavramının altını boşaltmak için de sessiz ve toplu bir çaba var sanki.

Sistemin dayattığı tüketim kültürü formatlarından biri olmalı bu da.

Dil, kendimizi ifade edebileceğimiz en güçlü araçtır oysa. Ve ancak bu gibi tuzaklara düşmeden, böyle “trend”lerin dışında kalınabildiği sürece bize ait ve ayrıcalıklı bir ifade aracı olarak gelişebilir bence.

Ama hakiki bir acınız, sıkıntınız ya da paylaşıldığı zaman -bence büyük bir palavradır bu ama-, daha kolay taşıyabileceğinize inandığınız önemli bir sırrınız ve bu ayrıcalığı bahşetmeye değecek bir yakınınız varsa da, “paylaşma” gerçek manasıyla devreye girmeye hazırdır elbette.

Böyle diyorum ama, biraz da olgun görünmeye çalışmamdan kaynaklanıyor bu söylediklerim, aslında paylaşma sözcüğünün mensubu olduğu terminolojiyi samimiyetsiz ve düzmece buluyorum, onlar yoluma çıktığında kaçacak delik arıyorum hatta, ardından, “farkındalık yaşamak”, “sosyal paydaş”, “iç dinamikler”, “katma değer yaratma” “sinerji”, “ortak akıl”, “empati”, “temsil kabiliyeti” ve benzeri ucubelerin elele tutuşup etrafımda rond yapmasından ürküyorum çünkü!

P. Barısda.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: