ahmet altan

Mar 042013
 

imagesCASFCN5THer yıl, parlak sarı saten örtülü bir yorgan gibi rüzgarda yumuşak kıvrımlarla dalgalanan savanın diz boyu otları sıcaktan kavrulup, hayvanların akşam saatlerinde su içmeye geldikleri yeşil hareli mavi gölcükler kuruyup, bir toz yatağına döndüğünde, zebralarla öküz başlı antiloplar binlerce hayvanlık sürüler halinde büyük göçe başlarlar.

Otların hâlâ taze, suların hala bereketli olduğu bir başka bölgeye doğru yola çıkarlar.

Afrika’nın bütün yırtıcıları da onlarla birlikte harekete geçerler. Aslanlar, leoparlar, jaguarlar, çitalar, sırtlanlar, bu büyük göçü telaşsız yürüyüşleriyle izleyip her gün sürüden birkaç zebrayla antilopu kaparlar.

Bu göçün en zor ve ürkütücü kısmı bu yırtıcıların takibi değil, hayvanların geçmek zorunda olduğu çağıltılı ve geniş nehirdir.

O nehirde sürüyü timsahlar bekler.

Bir nehire sıkışan binlerce zebra, diğer sahile bir an önce ulaşabilmeye çabalar, diğer sahile ulaşanlar çamurlu yamaçlara tutanamayıp çıkmaya çalıştıkça geri kaydıklarından, dehşet içinde birbirlerini çiğnerler, o sırada tırtıllı sırtları, koca çeneleri ve sivri dişleriyle timsahlar suyun içinde ve yamaçlarda yakalayabildikleri hayvanları parçalamaya koyulurlar.

Bir mahşerdir o nehir.

Bu göç, o nehirde parçalananlar için bir yokoluş, kurtulup da gidecekleri yere ulaşanlar için bir varoluş macerasıdır.

O nehrin içinde birbirlerini çiğneyen, bacaklarına kenetlenen timsah dişlerinden kurtulmak için çırpınan hayvanlar büyük bir olasılıkla o sırada ne gidecekleri otlakların gür otlarını ne de serin gölleri düşünebilirler, akıllarında olan tek şey, oradan, o korkunç cehennemden parçalanmadan kurtulabilmektir.

O sırada biri onlara, kendilerini bekleyen yerlerin bereketinden söz etse, bunu söyleyene herhalde düşman olurlar.

Onlar o sırada bunu düşünmeye bile tahammül edemeseler de çektikleri acıların nedeni, ulaşacakları topraklarda onları bekleyen yeni hayatın ümididir.

Ama o anda ümit ümitsizliğe dönüşmüş, yaşanan dehşet onları ümidin kendisinden bile nefret ettirmiştir.

İnsanlık tarihine baktığınızda, bu tarihin de kuruyan bir çağdan yeni bir çağa, bereketi tükenmiş bir hayattan, bereketi bol yeni bir hayata doğru ilerleyen uzun bir göç olduğunu görürsünüz.

İnsanlar sürekli olarak yeni aletler, yeni üretim biçimleri bularak yeni yaşama sahaları yaratırlar kendilerine.

Elektriği, atomu, lazeri, robotu, bilgisayarı keşfederek bir hayat biçiminden ötekine göç ederler.

Ve bu göçler, zebralarınkinden daha az belalı değildir.

Çok insan savaşlarda, yıkımlarda, sefaletlerde yitip gitmiştir.

Eğer, hayvanların göçlerini çeken kameralar insanların hayat yolculuğunu da çekip bir belgesele dönüştürebilseydi, herhalde yaşananlar bizi zebraların yaşadıklarından daha fazla dehşete düşürürdü.

Sanırım bu yüzden insanlara, insanlığın gelişiminden, ulaşılacak menzildeki yeni ve bereketli hayattan söz ettiğinizde ilk tepkileri bu ümide ve ümidi dile getiren insana kızmak oluyor.

Çağıltılı bir nehirde birbirlerini ezerek timsahlardan kurtulmaya çalışan zebralar gibi, geleceğin güzelliğinden ve ümidinden konuşmak istemiyorlar.

Hatta, o anda yaşadıklarının bu ümidin başlattığı büyük göçten kaynaklandığını düşünüp ümidin kendisine bile düşman olarak, geriye, yola çıktıkları o kurak araziye dönmek istiyorlar.

Bu kızgınlık çok anlaşılabilir ve gerçek bir kızgınlık.

Ama geriye dönmeye kalktıklarında gidecekleri yerde, onları kuraklığın ve yokoluşun beklediği de gerçek.

Üstelik, hayvanlar gibi yolumuzu sadece içgüdülerimizle değil aklımızla bulduğumuzdan, en belalı yerde bile amacımızı, gideceğimiz hayatı, ümidimizi unutmamamız gerekiyor.

Yaşadığımız anın cehennem dehşetiyle gideceğimiz yerin ışıltılı bereketi arasındaki insafsız çelişki, birçoklarımızı geleceğe kör edip, anın öldürücü gerçeği içine hapsediyor.

Yaşadığımız anın karanlığı yürüdüğümüz yolun ışığını karartıyor.

Onun için gelecekten, ümitten, insanlığın varacağı bereketli hayattan, insanları kızdırmadan söz etmek çok zor.

Ümit insanları kızdırıyor.

Ama ümidi kaybetmek, geleceğe düşman olmak, yaşadığımız ana lanet etmek gerçeği değiştirmiyor, o korkunç nehrin içindeyiz ve birçoklarımız oradan kurtulup yeni bir hayata ulaşacak.

Bu büyük göçün daha kısa ve daha kolay gerçekleşmesi ise ancak ümidin ve aklın çizdiği haritayı hep göz önünde tutmakla mümkün görünüyor.

Timsahların saldırdığı bir nehirdesiniz.

Yamaçları kaygan ve çamurlu karşı sahilde bizi bekleyen yeni bir çağ var.

Ve bu nehri geçmek için ümide ve güce muhtacız.

A. Altan

Eki 172012
 

Bir akşam bizim lisenin son sınıf öğrencileri okulun “seyahat kulübüne” ait cipini çalıp devirmişler.

Gecenin geç bir saatinde okulun müdürü Mr. Bull bütün yatılıları arka bahçeye toplayıp bir konuşma yaptı.

Konuşmasına, “insanlar ikiye ayrılır” diye başladı, “bildiğimiz normal insanlar ve öğrenciler”.

Çok gülmüştüm.

Bu “ikiye ayrılır” tanımlamasını da sonra her eğlenmek istediğimde kullanmıştım.

Dün bir haber yayınladık.

O zaman Mr. Bull aklıma geldi.

“İnsanlar ikiye ayrılır, bildiğimiz normal insanlar ve herkes ne der diye aldırmayanlar.”

Biliyorum, herkes, “herkes ne der” diye düşünür.

Belki de “herkesin” ortak özelliği budur.

Herkes, herkesten korkar.

Bir lanet gibidir bu laf, insanlar tutulup kalırlar bu laf karşısında.

“Herkes ne der?”

Kibrimi affedin ama biz bu laftan hiç hoşlanmayız.

Bir adam bize derdini anlatmış, haklı gözüküyor.

Biz onun dediklerini yazarız.

İnsanları koruyabilmek için gazete çıkartıyoruz.

Kim oldukları hiç önemli değil.

Emin olun, kimin ne dediği de önemli değil.

Doğru olduğuna inandığımız sürece biz her haberi koyarız bu gazeteye.

Ha, onun aksini söyleyip kanıtlayan olursa onu da koyarız, onu söyleyenin de kim olduğu önemli değil.

“Herkes ne diyecek” diye düşünenler pek bir şey yapamazlar.

Ne kimseyi koruyabilirler, ne de kimseye bir hayırları olur.

Herkesten korkarlar.

Ve, “herkes” olurlar.

Biz “herkes” olmak istemiyoruz.

“Herkes ne der” lafından korkmak da istemiyoruz.

Sevmiyoruz böyle korkuları.

Yıllarca önce çok sevdiğim biri vardı.

Bana hep aynı soruyu sorardı.

“Herkes bana deli dese, doktorlar deli olduğumu söylese, beni bir hastaneye kapatsalar ve ben sana deli olmadığımı söylesem, bana inanır mısın?”

Herkes “deli olduğunu” söylese ve o “ben deli değilim” dese…

İnanır mısınız?

İnanırsanız “herkes” ne der sonra?

Ben inanırım.

Çünkü çok basit bir soru takılır aklıma.

“Ya deli değilse… Ve güvendiği tek insan da ona inanmazsa, onu kim kurtaracak?”

Size sığınan birini korumak önemlidir.

Hatta bana sorarsanız, kendinizi korumaktan daha önemlidir.

Koruyabileceğiniz biri varsa, siz “herkes ne der” diye düşünüp korkar ve kendinizi korumaya çalışırsanız, benim gözümde bir alçaktan başka bir şey olmazsınız.

Boş verin “herkes” ne derse desin.

Bazen sizin ne dediğiniz, “herkesin” ne dediğinden daha önemlidir.

İmkânınız varken birini korumazsanız, bunu kimse bilmediğinden, kimse sizin için “bir şey” demez.

Ama kendiniz bilirsiniz.

Korktuğunuzu bilirsiniz.

“Herkes ne der” diye düşündüğünüzü bilirsiniz.

Size güvenen birini, kendinizi korumak için sattığınızı bilirsiniz.

Bunun utancı, herkesin ne dediğinden daha ağır bir yüktür insana.

Herkes korkar herkesten.

Peki, “herkes” olmayı bu kadar istiyor musunuz?

Neredeyse bütün hayatınız “herkesten ne kadar farklı olduğunuzu” anlatmakla geçiyor.

Ama hiç kimseye söylemeseniz bile “herkes ne der” diye içinizden geçirdiğiniz anda, o hiç de benzemek istemediğiniz “herkesin” parçası oluveriyorsunuz.

Sürülere katılmak rahattır, ezberlenmiş ortak klişeleri tekrarlamak rahattır, “herkesin” beğeneceği lafları söylemek rahattır, “herkesin” kızdığına onlarla birlikte kızmak, “herkesin” sevdiğini onlarla birlikte sevmek rahattır, kolay kahramanlıklar, kolay muhalefetler rahattır.

Ezberlenmiş lafların, ezberlenmiş davranışların içine girer sürünüzle birlikte yatarsınız.

Herkes olursunuz.

“Herkes” kimlerden oluşur, biliyor musunuz?

“Hiç kimse”lerden oluşur.

Herkesin parçası bir hiç kimse olursunuz.

Herkesin “deli” dediği biri size sığınır ve “ben deli değilim” derse, onu korumaz, korkar kaçarsınız.

Herkes olmayı sevmiyoruz… Hiç kimse olmayı da sevmiyoruz.

Buraya, bu gazeteye sığınan herkesi, haklı olduğuna inandığımız sürece koruruz.

“Herkes ne der?”

Bundan mı korkuyorsunuz?

Korkmayın, bırakın ne derlerse desinler, birini savunduğunuzda artık “herkes” olmaktan çıkar ve “herkesin” ne dediğine aldırmazsınız.

A. Altan