anilar

Şub 012015
 

images[6]Ne çok uzak yanımız vardır bizim.
Bazen bir film karesi, bazen bir şarkı dizesi bile, benliğimizi ‘şuandan’ koparıp almak için yetiyor işte.
Aklımızın yeli, uçacağı uzakların açık kapılarını bekliyor daima. Efkârlanmak oradan gelip vuruyor bizi, özlemek hep o uzaktan!

Hayat hortumlarının başladığı andır uzaklar ve daldığımız geçmişin mavi menekşeleri…
O menekşelere küstüğümden beri, benimle konuşmayan bir gitarı kucakladım bugün.

Kılıfının üzerine, bensizliğin izleri gibi peydahlanmış tozlarını silemedim nedense.

Öylece alıp Alper’e verdim. Gitar sanki insan da, susturulmuşluğun acısını çıkarırcasına Alper’e ağlıyor sandım o an . Tıpkı içimdeki deli divane özlemler gibi, o da beklemiş bir dost elini kendi telleri üzerinde! Tıpkı benim gibi, unutmadım demek için, en sağanak günü seçmiş kendine.

Nasıl da yağıyor yağmur, Ankara nasıl da can çekişiyor…

‘ Şimdi’ dedim içimden. ‘ Şimdi burada kim olsaydı, akardı geçmişine’. Mimiklerimiz birbirine karışırdı bir anda, dünya şu pencerenin gerisinde kalırdı. Ne kadar dalarsak dalalım, daha derinleşirdi her şey. Hüzne yetmiyor sevinçlerimiz, elimiz kendimize kalkmıyor. Soğuk otobüs camlarına başımızı dayayıp, parmak izlerimize bakarken de –şimdimizden- ayrılıyoruz, kalabalığın içinde her şeyi dinler gibi yapıyorken de. Güzel de olsa, hayal de olsa bizimdir daldığımız uzaklar, beynimizin id benliğidir. Vazgeçmiyoruz…

Nasıl da ufuksuzdur bu uzaklar ahh, nerede geri döneceğimiz belli belirsizdir hep!

Bir güz gibi sararmıştır, uzaktaki o ilk durağın o ilk anısı. Hep sizi bekleyen, siz içine gittikçe daha da şiddetlenen bir intikam gibidir. Üzerinden akıttığınız yıllara aldanıp yeniden gidersiniz ve yeniden gelip alır öcünü. Çünkü bencildir uzaklar! Çünkü kin tutar. Bir afetin arifesidir, gitar sesiyle bile hüngür hüngür ağlatmayı başaran. Ama onu yaşamak istersiniz. Yağmura yüzünü dönmüş bir koltuğa sinerken, telefonda saklanmış mesajların bir yenisini daha silerken, bilirsiniz ki o an ayırmıştır sizi her şeyden. O an, sizin hayatı daldığınız yerden yaşadığınız ve geçmiş zamanda kalsanız bile daha çok yaşlandığınız tek andır, ta ki, gözünüzden yaşları döktürene dek… sonra hiçbir şey yokmuş gibi davranır beden.

Hortum beni içine çekiyordu, bense içime sigarayı!

Bir yanda gitar sesi bir yandaysa yağmurun, kendi uzaklığıma kaçışımın melodisi olmuştu kulaklarımda. Gözlerim dolu dolu bakarken Gülay’ımın yüzüne, aynı anda yakılan sigaralara bir yenisi ekleniyordu sessiz sedasız. Kim bilir O nerelere gitmişti benim hiç öğrenemeyeceğim. Alper neredeydi de, bir gitarı ağlatacak dert salıyordu parmaklarından. Ben neredeydim?

Binnurum’la ‘ Hey gidi Ankara, görebildiğimiz kadarsın !’ diye bağırdığımız o yorgun günde… Babamın ‘topal karga’ diye başlayan, en küçük yaşlarımın, en büyük masalında… ‘Buralardan biraz uzaklaş’ diyen Tarık’ın, ‘gidiyorum’ dediğimde şiddetle kızmasında… Tülayımın ‘Ne olmuş benim bitaneme?’ diyen o ılık sesinde… Her helikopter sesi duyduğumda irkilişimde… Annemin bir haftadır bağırarak sıçradığım gecelerde yanıma koşmasında… Zuzum’un sana güveniyorum diye yazdığı o küçük notlarında. Burnumda tüten Neşemin, o yakışan adında… Ben neredeydim?

Uzaklar, ruhsal lâbirentlerimizin içinde kaybolduğumuz anlardır. Ya lâbirente kapıdan bakıp geri çıkmalıdır insan, ya da kendi içinde yok olmalıdır! Beni merak etmeyin… Yolu çok iyi ezberledim. Mavi menekşeleri geçince, ilk sağdan döneceğim.

F. Korkmaz..