insan

Mar 122016
 
Eakins,_Thomas_(1844_-_1916)_PortraitPhoto_Young

Thomas Eakins

Thomas Eakins 19. yüzyıl ABD’li gerçekçiliğinin resimdeki en önemli temsilcilerindendir. Eserlerine çoğunlukla yakın arkadaşlarını ve spor yapan insanları konu etmiştir. En önemli eseri 1875 yılında tamamladığı ve bir ameliyatı konu edinen The Gross Clinic olarak görülmektedir.

Hayatı

Eakins 25 Temmuz 1844 yılında Philadelphia’da ikinci kuşak İrlandalı bir aileden dünyaya gelmiştir. Babası Benjamin Eakins kaligraf olarak çalışmış ve oğlunun resme olan ilgisini desteklemiştir. Thomas Eakins Zane Street ilk okuluna gitmiş daha sonra da o dönemin prestijli liselerinden olan Central Philadelphia’dan 1861 yılında mezun olmuştur.  Güzel sanatlar eğitimini Pennsylvania Güzel Sanatlar Akademisi’nden almış aynı dönemde ayrıca Jefferson Medical College’de anatomi dersleri almıştır.  1861-1865 yılları arasında meydana gelen Amerikan iç savaşına 25$ ödeyerek katılmamıştır.

1866-1870 yılları arasında Avrupa turuna çıkmış Fransa ve İspanya’da Jean-Léon Gérôme, Augustin-Alexandre Dumont ve Léon Bonnat gibi sanatçılarla çalışma imkanı bulmuştur.  İspanya’da bulunduğu dönemde A Street Scene in Seville ve Carmelita Requeña adlı resimleri yapmıştır. 1870 yılında Pennsylvania’ya dönmüş ve 1876 yılında Pennsylvania Güzel Sanatlar Akademisi’nde (Pennsylvania Academy of the Fine Arts) eğitim vermeye başlamıştır. Pennsylvania’ya döndüğü bu dönemde 1871 yılında Max Schmitt in a Single Scull adlı çalışmasını ve 1875 yılında da kendisinin en tanınmış eseri olan The Gross Clinic adlı çalışmasını tamamlamıştır.

1874 yılında Kathrin Crowell ile nişanlanmış fakat Crowell 1879 yılında 30 yaşında menenjit hastalığından ölmüştür. 1884 yılında Susan Macdowell ile Philedelphia’da evlenmiştir. Aynı dönemde akademide verdiği dersler tartışmalara yol açmış özellikle derslerinde çıplak modeller kullanması ve kadavra parçalayıp inceletmesi okul yönetimi tarafından hoş karşılanmamıştır.  1886 yılında okul yönetiminin baskısı sonucu güzel sanatlar akademisindeki görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır. Bu süreç sonrasında 2 yıllığına North Dakota’ya taşınmıştır. 1884-1885 yıları arasında The Swimming Holeadlı eserini tamamlamış, sıkıntılı geçen bir süreç sonrasında tekrardan birçok önemli portre yapmıştır. 1889 yılında The Agnew Clinic, 1890-1892 yılları arasında The Concert Singer ve Miss Amelia C. Van Buren adlı eserlerini tamamlamıştır. 1900’lü yıllarda eserleri daha geniş bir tanınırlık içerisine girmiştir. Bu dönemde daha çok portreler üzerine çalışmış ve 1903 yılında Archbishop William Henry Elder  ve 1906 yılında Monsignor James P. Turner adlı tanınmış portreleri yapmıştır. 1902 yılında ulusal design akademisine kabul edilmiştir.

Yaşadığı dönemde yeterli önem verilmediği söylenilse de ölümünden itibaren özellikle cinsellikle ilgili çalışmaları Amerikan sanatında etkili olmuştur. Gerçekçiliği ve portreçalışmaları Thomas Pollock Anshutz ve Henry Tanner gibi sanatçıları etkilemiştir. Çalışmaları eleştirmenler tarafından geleneksel olduğu ve çoğunlukla ailesini ve arkadaşlarını konu ettiği için eleştirilmiştir. Aynı zamanda eserlere konu olan kişiler tarafından da eserlerinin melankolikliği hoşnutsuzlukla karşılanabilmiştir.

Thomas Eakins 25 Haziran 1916 yılında Philedelphia, Pennsylvania’da kalp yetmezliğinden dolayı ölmüştür. Resimlerini yaparken kullandığı boyalardan kaynaklı zehirlendiği de iddia edilmektedir. Vasiyeti üzerine ölüsü yakılmıştır.

Spor Yapan İnsanlar

Sporla ilgili çalışmalar yapan lk önemli ressamlardan biridir. Sporla ilgili çalışmalarına gençlik yıllarında başlamış bu alandaki resimlerinin büyük bir bölümünü 1871-1899 yılları arasında yapmıştır.

Portreler

Eakins döneminin ünlü Amerikan ressamlarından farklı olarak sıradan insanlardan oluşan portrelere ağırlık vermiştir.

Fotoğraf Çalışmaları

Ressam ve eğitmen olmasının yanında fotoğraf sanatıyla da uğraşmış olması bakımından döneminin diğer önemli ressamlarından ayrışmıştır. Fotoğraf sanatının tekniği üzerine çalışmış, öğrencilerinden de aynısını yapmalarını istemiştir.

Şub 242015
 

imagesP6Q177H4İnsandı…
İnsanlardan korkardı
Dili vardı
Konuştuğu duyulmazdı..
Kimseye söylemediği
Sevdiği bir çiçek
Sevdiği bir kuş
Sevdiği bir ağaç vardı

Ama insanlardan korkardı…

Bir gün
Koyu yalnızlığını
Yükleyip sırtına
Uzaklara
Çok uzaklara
Sessizce kayboldu

Ne zaman
Bilmediğim bir ağaç
Bilmediğim bir kuş
Bilmediğim bir çiçek görsem
O
Geliverir aklıma
Titrer korkarım
İnsanlardan
Suskunluktan
Ve
Kaybolmaktan

L.Ümit Temiz..

Ara 232013
 

imagesCAQWTKTIÖzlem duygusunu asla ehlileştiremezsiniz. Kontrol altına almak hiç mümkün değildir çünkü. Tıpkı yıldırım gibidir, sıcak ve soğuğun aniden çarpışması gibi, milyonlarca voltluk birikimiyle en yakıcı duygu olarak manyetize eder sizi.

Hep hazırlıksız yakalar insanı, bazen bir düşüncenin ortasında, bazen eski bir şarkının notaları arasında belirir ansızın. Bazen de nerelerden süzülüp geldiği belirsiz bir ‘koku’ taşır özlemi size. Çok uzaklardan gelen ve aceleyle yazılmış birkaç satırlık bir not da yeterli olabilir, gizlenmiş binlerce ‘an’ın şiddetli bir özleme dönüşmesine.

En sarsıcı olan da, birini özlerken, bütün kaybettiklerinizi birden özlemenizdir aslında. Öyle yoğun, yakıcı ve kapsayıcı bir duygudur ki özlem, dar bir alana sıkışıp kalamayacağını ve tek bir kişiyle yetinemeyeceğini hissettirir size. Bütün kayıplarınız, en fazla özlediğiniz kimse olarak çıkar karşınıza böylece.

Özlemi dindirmenin bilinen hiçbir çaresi yoktur, özlenene kavuşmaktan başka tabii. İnsan doğası, ara sıra da olsa, dayanabilmek için unutturmasa, özlemin ağır bir hastalığa dönüşebilmesi de mümkündür bence.

Birini özlerken, onun yokluğuyla birlikte varlığını da hissederiz aynı zamanda. Bu tuhaf çelişki daha da gerginleştirir bizi. Üzerimizde onun dokunuşları kalmıştır.

Yüzümüzde bakışları, zihnimizde uçuşan sözcükleri, ses tonunun katları kıvrımları arasındaki anlamlar hiç buğulanmaz.

Görüntüleri de, sesleri de, hep aynı tazelikte ve yakınlıkta koruruz, tekrar tekrar seyretmek ve dinlemek için. Böylece özlediğimiz kimsenin yokluğu, bir yandan da sürekli olarak varlığını taşır bize hep.

Hatırladığımız herkesi özlemeyiz ama, özlediklerimizle ilgili bütün ayrıntıları hatırlarız mutlaka. Onlarla ilgili birikmiş bütün ‘an’larımızı ve anılarımızı hatırlayarak tedavi etmeye çalışırız kendimizi.
İçlerinden en fazla ruhumuzu okşayanı seçer, tekrar tekrar ve sadece onu seyrederiz. Bu bazen işe yarar, bazen daha da marazi hale dönüştürür özlemi.

Bilinen en iyi yol budur yine de.

Tabii daha da iyisi, özleyeceğiniz kişinin yanınızda kalmasını sağlamaktır. Ama bu sadece size ve ona bağlı olmaz her zaman, bazen hayat da bunu yapmanıza izin vermez.

Özlem duygusunu asla ehlileştiremezsiniz. Hele özlediğiniz çok uzaklardaysa…
Çaresizlik, daha da çoğaltır özlemi. Bazen, -çok uzaklardan, bir başka kıtadan da olsa- gönderdiği mail’in satıraralarında, tanıdık şefkatini hissettirir size, yorgun sesini duyar gibi olursunuz ve onun uzaklardaki yalnızlığı içinizi yakar bu defa, ama yine de sakinleşirsiniz.
Siz sadece onu özlerken, uzaklarda olanın, birçok şeyi birden özlediğini ve yalnız olduğunu farkına varırsınız.

Kendi özleminizle sarsılırken, bunu gözden kaçırdığınızı anlarsınız.

Bu acı verir ama aynı zamanda da sakinleştirir sizi.

Özlemin eğitici etkinliği de budur işte!

P.Barısta

Haz 172013
 

imagesCA0DZVF4Yaşam dinamik ve geleceğe yönelik, sürekli devingendir.

Bugün dünden farklıyken, yarınlar da yaşadığımız günlerden farklı olacaktır kaçınılmaz olarak. Yarınlara ulaşma çabasındaki insanın bakış açısı, özellikleri ve uygulamaları da farklı olacakken; gelişmeler, değişikliklerle birlikte yaşamları yönlendirecektir.

Gelişme adına yarınlara hazırlanırken, planlama ve uygulamalar bireylerin tamamını kapsama alanına alarak genişleyebilmelidir.

Eğer bunu insandan başlayarak, insanlık olarak yapamazsak, gelecek tüm insanlığı kapsayamayacaktır.

Sorunlar ve koşulların gerektirdikleri arasından hangilerinin öncelikli ve zorunlu olduğunu belirlemek, çok da zor değildir.
İnsan ve insan adına yapılması gerekenlerin zorluk dereceleri, teorik olarak sıfıra yaklaştırılabilir. Bakış açılarından başlayabilir; amaç ve yapılacakları içeren bilgi-donanım-becerilerle bütünleştirilip, olmazsa olmaz insani özelliklerle tamamlanabilir.

Yapan ya da bozan, çevreyi kendince nedenlerle biçimlendiren canlı türü, insandır. Gezegenin efendisi insan… Akıllı ve düşünen, akıl ve düşünmeyle birlikte benzeri tamamlayıcı özellikleri, diğer yaşam örneklerine bırakmayan insan…

Yararcılığın tek yanlı, “ben” üzerinde hızla yükselen bakışı her geçen gün yayılmakta ve yaşamları alt-üst eden krizlerden krizlere sürüklemektedir, krizsiz yaşamayı amaçlayan insanlığı…

Yayılmacılık, ardına takılanların neredeyse geometrik olarak çoğalmasını, bu çoğalım da bazen sayısal üstünlüğün koşulsuz belirleyici olduğu yanılgısını öne çıkarmaktadır.
Sayısal üstünlüklere yüklenen koşulsuz belirleyicilik özelliği, amaçlara bağlı olarak tuhaf, hatta tuhaf ötesi uygulamalarla, sonuçlara neden olmaktadır.

İkinci bir dili bilmeyen uluslararası temsilcilerden, birkaç ilaç adı bilmekle doktor olduğunu zannedenlere kadar, hemen her meslek grubu ve uğraşıların arasında örneklerine sıklıkla rastlanmaktadır.

Bu rastlantılar giz değilken, belki ilgilenmeyip varlıklarını bilmeyenler(!) olabilir. Ancak örneklerin var olmadığı anlamına gelmez bu ilgisizlik ve bilgisizlik durumları.

Belki de varlıklarının bilinmesini ister “ben yaptım oldu” cümlesiyle; iz bırakmadan yok olup gitmek korkusunu kendisinden bile saklamaya çalışan, o çok bazı örnekler.

Böylece, kuşkusuz gezegenin en akıllı canlısının yolu bir olan aklı, yolunu şaşırır. Yolunu ararken ulaşabileceği her akılda arar yolunu…

Akıl yolunu arayıp öne, olması gerektiği yere çıkmaya çalışırken; akıllılar(!) çıkar öne, en öne. Ardına takılanların koşulsuz(!) itelemeleriyle yetinmeyip, yüreklendirmeleri arasında… Ki hemen her dönemin etkinlerini yüreklendirmeye çalışanların, çoğunlukla çıkarlarını korumaya ve olabildiğince çoğaltmaya çalışanlar olduğu da bilinen, ancak bilinmiyormuş gibileridir de aynı zamanda…

O akıllar, ısrarcı ve dayatmacı özellikleriyle doğru ve yanlıştan başlayarak, geniş anlamda yarınları gerektiği gibi planlayamayışların önündeki en büyük engeller olabilmektedir.

Örneğin yetersiz ve kısıtlı yaşam alanlarının art arda beton ve benzerleriyle plansız-programsız binalarla doldurulup otoparklara dönüştürülmesini; yalnız güncel hareketliliğini ölçü alarak gelişme olarak görmek, biçimle özü karıştırmaktır.

Otoparklarla benzerleri yeşil alanlara değil, insanların yaşam alanlarının ciğerlerine yapılıyor da demektir, aslında.

Ciğerleri olmayan insan için yaşamın anlamı nedir? O aşamada bu sorunun anlamı yokken, insan yaşamının doğrudan bağlı olduğu ciğerlerin insanlarca ve öyle pek de düşünülmeden art arda yok edilmesi, tam bir açmazdır.

Golf sahaları, oteller, oto parklar ve farklı amaçlar için binalarla insan uygarlığı için gerekenler, aynı kalmamak adına yapılacaktır elbette.

Sorun yapılmaları değil, yapıldıkları yerlerden başlayarak hangi amaçlar için ve nasıl yapıldıklarıdır, çoğunlukla.

Burada söz konusu olan çevre, genel olarak mavi rengin de yakınlarındaki, yeşil rengiyle öne çıkan alanlarla sınırlı da değildir. İnsan yaşamının bugünlere ulaşmasına izin verirken, gelecekte de var olabilmesi zorunlu olanların bütünüdür.

Yaşamın her alanındaki, yönetimden uygulamalara uzayan örneklerin çoğunluğu, düşünmeyip sorgulamadan ardına takılmaların “bana da ver, gerisini boş ver” çıkarcılığının haklılıktan uzak, amansız işbirliğidir.

Aynı kalmamanın, gelişme zorunluluğunun tek yanlı ve yönlü, dönüşsüz yolculuğudur.

Çok uzak olmayan gelecekteki bir gün, dünya kaynakları yaşamları karşılamada zorlanacaktır. Özellikle de kaynaklar ve nüfus dengelerinin örtüştürülemediği düşünülürse, gelecekte sıkıntılarımız daha da büyüyebilecektir.

Hoş bugün bile var olan kaynak ve olanaklar, insanlar arasında daha dengeli ve adil dağılmış, dağıtılmış olsaydı, yarınlarımıza daha iyimser ve insani bakabilecektik. Ancak ve ne yazık ki dünyanın kaynak ve olanakları, insanlar arasında dengeli ve adil dağılmamış, dağıtılmamıştır.

Daha önemlisi, etkin-yetkin olunca farklı olmayan çoğunlukların dengeler ve adil dağıtımlarla ilgilendiğini söylemek; en azından yaşadığımız günlerle yıllarda, özellikle de ülkemizde olanaklı değildir.

Bu durumda, kaçınılmaz olarak büyük evimiz gezegenimizin çok uzak olmayan gelecekte insanlık için yeterli olmayacağı söylenebilir.

İşte o günlerde, şimdiden yeni arayışların ardına düşenler, kendi kendinin sonunu getirmeyip, önleyemeyeceği bir felaketle karşılaşmadıkça; dünyanın da mikro bir parçası olduğu uzaya açılıp, yeni yerlerde yaşayabileceklerdir.

Araştırmalardan uzak, bilgi temelsiz ve bir anlamda yalnız biyolojik olarak yaşayanlar, onların arasında olamayacaktır.

Dahası, o günlerde artık zor yaşanılacağı düşünülen dünyadaki varlıklarını sürdürebilecekleri de kuşkuludur…

Kendisine yetenleri koruyup geliştiremezken, üretimleri unutup sürekli dışarı bağlı olmayı akıl zannedenlerin yaptıklarıyla yapmaya çalıştıkları, geri döndürülemeyecektir. Pişmanlık bile duyulamayacak ölçülerde hasarlara neden oldukları, o günlerde son kez görülüp, anlaşılabilecektir…

Söylenip-yazılması hoş olmayıp, duyulmak istenmeyen gerçekler görmeyi amaçlayan gözler önündeyken; belki insanlık tarihine onlar adına küçük bir not da düşülecektir: “Bir zamanlar yaşadılar…”

11 Kasım 2010, İstanbul
Ertuğrul Asım Öztürk

May 132013
 

imagesCA0KWYA4Yapılan bir araştırmaya göre her 100 kişiden 1 kişi zeki, 32 kişi normal zekaya sahip ve geri kalan 67 kişinin zekası normalin altında…

O zeki 1 kişi olmasa normal zekaya sahip olanların bir kısmı zeki sayılacak ve normalin altında zekaya sahip olanların bir kısmı da normal zekaya sahip sayılacak. (Belki hepsi: O bir kişiyi yok etsen 32 kişi zeki konumuna geçer 67 kişi de normak zekalı.

Tabii toplum ortalaması düşük bir zeka seviyesinden bahsediyoruz.) Zeki insanlara olumsuz bakış buradan çıkıyor olabilir mi, diğerlerinin değerlerini düşürüyorlar?

Sonuçta başaran seni daha az başarılı ya da başarısız yapıyor. Çocukluğumuzda karşılaştığımız bir örneği düşünelim: 40 alıyorsunuz sınavdan. Ama hoca şöyle bir uygulama getiriyor: En yüksek nota göre değerlendirilecek tüm sınıf! En çalışkan/akıllı öğrenci ancak 80 alabildiği için onun notu 100 sayılacağından sizinki de 50 sayılıyor ve geçer not almış oluyorsunuz. Bir sonraki sınavda çalışkan/akıllı öğrenci daha çok çalışıyor ve 100 alıyor. Siz aynı notta sayıyorsunuz: 40. Neden geçer not alamadınız?

Çalışmadığınız için değil, asla öyle değil, “o inek” daha fazla çalıştığı için, sadece inek değil “kalleş” bir inek olduğu için!

İlk sınavda daha fazla mutlu öğrenci olacağı açık. Ama ikinci sınava göre standartların daha düşük olduğu unutulmamalı.

Zekayla ilgili konuya dönüp şöyle çıkarımlar yapalım mı: Zeki olan 1 kişi zeki olduğunu biliyordur mutlaka. 32 kişiden dörtte biri yani 8 kişi; 67 kişiden en az yarısı yani 34 kişi zeki olduğunu düşünüyor olmalı, toplam 42 kişi. Neden? Normal zekaya sahip olanlar hayatları boyunca gerçekten zeki birisine rastlayamayacakları (ve böylece kendilerinin aslında zeki değil de sadece normal zekalı olduklarını anlayamayacakları) için ve normalin altında zekaya sahip olanlar da o zeki kişiye rastlasalar da anlayamayacakları için.

42 artı 1… % 43: Yani insanların neredeyse yarısı zeki olduğunu düşünüyor ve bunların arasında sadece biri gerçekten zeki…

Geri kalanlardan yarısının da kendilerine zeki diyenlerin arasından en az birinin gerçekten zeki olduğuna inandığını düşünelim… Geri kalanlar 57 kişi. Yarısı 29 kişi. 42 kişi kendinin zeki olduğuna inanıyordu, 29 kişi de bu 42 kişiden birinin zeki olduğuna inanıyor. 42+29=71.

Bu toplamdan kendinin zeki olduğuna inanan ve tek haklı olan adamı çıkaralım. 71-1=70. Yani her 100 kişiden 70’i yanlış adama inanıyor…

Ama esas sorun şu her halde: Bu yazıyı okuyan her 100 kişiden 70’i, yanlış kişiye inanan o 70 kişiden biri değil de geri kalan 30 kişiden biri olduğunu düşünüyor. Hatta azımsanmayacak kadar büyük bir çoğunluk da o 30 kişiden 1?i olduğunu düşünüyor.

İki alıntıyla bitirmek istiyorum: “İnsanlar, başkalarını köleleştirmeyi, kendilerini özgürleştirmekten daha çok istiyorlar.” Ve “Dünyanın sorunu şu: Ahmaklar kendiden emin, zekiler kuşkuyla dolu.”

K. İzahcı..

Nis 272012
 

,Bir iç trajediyi yazı aracılığıyla dile getirerek ondan bu yolla arınmak aslında pek mümkün değildir. Tıpkı konuşarak, kendimize yakın bulduğumuz insanlara acılarımızı ve sıkıntılarımızı anlatarak arınmamızın mümkün olmadığı gibi.

Ama yine de yazarız, konuşuruz ve anlatırız, bunun adına da paylaşma deriz.

Paylaşma hem bir davranış tezahürü olarak, hem de istenildiği gibi anlam yüklenmeye açık duran duygulu bir sözcük olarak son yıllarda çok trendy. “Seninle paylaşmak istiyorum” diye başlayan cümlelerden ben şahsen dehşetli huylanıyorum.
Herkes paylaşmak istiyor, tabii sadece derdini, kederini ve gündelik sıkıntılarını… Nadide bir bilgiyi, buluşu, fikri ya da babadan kalma mirası paylaşmak isteyen yok!
Paylaşılacak şeyler, hiç de bizimle paylaşılmasını arzulamayacağımız bir alay deli saçması hayat ayrıntıları ve aşk gelgitleri…

Aslında bunun adına paylaşma değil, sinir krizi demek daha doğru olur. Hayatında hiçbir giz bırakmadan en ince ayrıntısına kadar olup bitenleri çevresindekilere yükleme eğilimi gösterdiği için de hem anlatan hem dinleyen için çifte bir sinir krizi tasarımı bence bu.

Bu arada yeri gelmişken söylemek isterim, bilhassa konu aşk olduğu zaman, insana sadece kendi aşk hikayesinin ilginç geldiğini, başkalarının aşk hikayesinin ayrıntılarının tahammül edilemez bir sıkıntı yarattığını neden kimse anlamaz?

Herkes durmadan konuşuyor ve olur olmaz her şeyi paylaşmak istiyor. Gazeteleri açıyorsunuz, paylaşmaya meraklı kimi yazarlarımız, sadece kendi sıkıntılarını değil, çocuklarının da küçük ve tatlı sorunlarını bizimle paylaşma buhranı içinde, nefes almadan arka arkaya anlatıp duruyorlar.

Televizyon kanallarında gerek haber programları, gerekse magazin programları -zaten birinin diğerinden pek farkı kalmadı ya- birbirinden mühim mevzuları bizimle paylaşacaklarını -mesela küçük yıldızcıkların Bodrum geceleri gibi- iftiharla anons ediyorlar.

Toplu olarak bir paylaşma buhranı içinde görünüyoruz.

Paylaşma, manalı ve oldukça iri bir kavramdır oysa. Paylaşılmak istenilenin de, sözcüğün derinliğiyle münasip bir önemi ve anlamı olmalı.

Biriyle bir şey paylaşmak, paylaşılmak istenen kimseyi de ayrıcalıklı kılar çünkü. İnsanın her aklına gelen şeyi karşısındakine anlatmasına da, “paylaşma”dan çok, “denetlenemeyen gevezelik” demek daha doğru olur.

Hem sonra paylaşacağınız kimse, sizin paylaşmak istediklerinizi paylaşmaya gönüllü mü bakalım?
Son zamanlarda paylaşma buhranının ne kadar yaygın olduğunu düşünecek olursak, kim bu kadar lüzumsuz ayrıntıyı ve kuru gürültüyü yüklenmek ister ki?

Bir zamanlar “arkadaş” kavramı nasıl aşırı dozda tüketilerek hakiki anlamından uzaklaştırıldıysa, bugünlerde “paylaşma” kavramının altını boşaltmak için de sessiz ve toplu bir çaba var sanki.

Sistemin dayattığı tüketim kültürü formatlarından biri olmalı bu da.

Dil, kendimizi ifade edebileceğimiz en güçlü araçtır oysa. Ve ancak bu gibi tuzaklara düşmeden, böyle “trend”lerin dışında kalınabildiği sürece bize ait ve ayrıcalıklı bir ifade aracı olarak gelişebilir bence.

Ama hakiki bir acınız, sıkıntınız ya da paylaşıldığı zaman -bence büyük bir palavradır bu ama-, daha kolay taşıyabileceğinize inandığınız önemli bir sırrınız ve bu ayrıcalığı bahşetmeye değecek bir yakınınız varsa da, “paylaşma” gerçek manasıyla devreye girmeye hazırdır elbette.

Böyle diyorum ama, biraz da olgun görünmeye çalışmamdan kaynaklanıyor bu söylediklerim, aslında paylaşma sözcüğünün mensubu olduğu terminolojiyi samimiyetsiz ve düzmece buluyorum, onlar yoluma çıktığında kaçacak delik arıyorum hatta, ardından, “farkındalık yaşamak”, “sosyal paydaş”, “iç dinamikler”, “katma değer yaratma” “sinerji”, “ortak akıl”, “empati”, “temsil kabiliyeti” ve benzeri ucubelerin elele tutuşup etrafımda rond yapmasından ürküyorum çünkü!

P. Barısda.

Oca 142012
 

Genel doğrulardan kuşkulanmaz mısınız hiç? Doğruluğuna karşı çıkılamayacak kadar kesin görünen şahsiyetli doğrular…Genel doğrular… Asla vazgeçemeyeceğimiz genel referanslarımız… Onlara bayılırız. Toprağı bol olsun Aristo da çok severdi onları. Biz Aristo’yu da çok takdir ederiz. Bilhassa ‘aile’ ve ‘devlet’in gerekliliği üstüne söylemlerini, insanın karşısına güçlü kurumlar çıkması gerektiğine olan inancını yürekten destekler, onun ‘kurumcu’ yanını her zaman örnek alırız.

Biz duyduğumuz her genel doğruyu pek sorgulamadan onaylar ve onaylatmaya çalışırız. Bunun için de haklı nedenlerimiz vardır aslında. Doğduğumuz andan itibaren genel doğrularla beslenip büyütülürüz; tartışılamayacak kadar kesin doğrular…’erdemler’ ve ‘ilkeler’e sığınıp pompalanan genel doğrular, hayatımızın pusulası haline geliverir. Bazen içimizden biri çıkıp da, genel yanlışlardan söz edilmeyen bir dünyada bizi kuşatan genel doğrular üstünde durup düşünecek olursa, pusulayı şaşırdığını söyleriz.

Çok şükür her konuda genel doğrularla beslenip serpilmiş çok yerinde fikirlerimiz vardır. Bize konu verin, şipşak analizini yaparız. Senteze pek itibar etmeyiz ama analizi pek sever, sorunların adını hemen koyarız.

Ama buna rağmen neden canımız sıkkın hiç anlamıyorum!

Söylemler, yorumlar, yazılar, demeçler…Okuruz, dinleriz, izleriz, gayet doğru gelir bize. Aşkolsun ne kadar sağlam bir analiz, ne keskin bir kalem, ne isabetli görüşler diye düşünür hayranlık duyarız. Ama analiz tutkunu bu şahıslar, sentezsiz analize tutkun olduklarından, analizden başlayıp, analizde kalırlar çoğunlukla. Biz de şaşırıp dururuz; bu kadar doğru konuşan, doğru yazan, görüşü kuvvetli şahıslar var da neden hâlâ canımız sıkkın?

Bir sorun mu var?

Derhal bin bir çeşit televizyon programında analiz masasına yatırılır, enine boyuna incelenerek genel doğrular uygulanır ve sorunun iyileşmesi beklenir. İyileşmezse aynı operasyon, başka analizci genel doğrucular tarafından farklı masalarda, aynı yöntemlerle soruna uygulanabilir. Beklenen iyileşme yine gerçekleşmezse sorun çürümeye bırakılır ve zamanla unutulur sanılır. Ama çürümeye bırakılan hiçbir şey kendini unutturmaz. Yaydığı hidrojen sülfür kokuları çevremizi sarmaya başlar. Önce nedenini bilemediğimiz bir rahatsızlık duyarız belki, sonra acıya dönüşebilecek bir rahatsızlık…Çünkü genel doğrular, sorunlara çözüm getirmek yerine çoğunlukla kamufle eder onları. Her sorunun ayrıca kendine özgü bir çözümü vardır içinde oysa. Belki de genel bir kafanın, yaklaşmakta zorlanacağı kadar kendine özgü naif çözümler…

Bir buhrana kapılmış gibi durmadan analiz yapıyor, her şeyi enine boyuna inceliyor, keskin tespitlerde bulunuyoruz. Aslında biz her şeyi biliyoruz.

Peki, ama neden hala canımız sıkkın?

Sanki bir sağanak altındayız. Yağmur yağıyor, yağmur yağıyor diye bağrışıyoruz ama bu arada sırılsıklam ıslanıyoruz, hiç kimse şemsiye açmıyor. Doğduğumuz andan beri bize öğretilen genel doğrular, neden üzerimize yağanlardan korumuyor bizi?

Televizyon kanallarından, siyasetten, gazete köşelerinden, dergilerden, hayatın her köşesinden genel doğrular saldırıyor.

Ama neden biz yine de kendimizi bir türlü iyi hissedemiyoruz?

İnsan bir sistem içinde gönüllü olarak var olduğunda ve kendini ‘yeniden-üretme’ sürecinin dışında bulduğunda, genel doğrular vaaz eden, genel bir kafaya dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Hangi disiplin, hangi üretim ya da duygusal durum içinde olursa olsun, insan kendini ‘ciddi’ye aldığı anda, bu dünyada durabilmesi için genel doğrulara sığınmak zorunda kalıyor çünkü.

Kendimizi daha az ciddiye almayı deneseydik, daha mı az canımız sıkılırdı acaba diye düşünüyorum.

P.Barısda

Ara 142011
 

İnsanlar, kendi isteklerini ve hayallerini gerçekleştirebilmek için başkalarının hayatlarını kurguluyorlar bazen.

Yani bir nevi hayat mühendisliği yapıyorlar.

İş hayatında, rekabet çerçevesinde yapılabilir bir şey bu belki. Ama özel hayatta hayat mühendisliğine yeltenildiğinde, tamamiyle başkalarının kaderini manipüle etmekten geçer bu.

Ve hiç insani değildir tabiatıyla.

Üstelik bu alanda satranç oynamaya kalkışıldığında, rakip oyuncunun yerinde öyle sanıldığı gibi hayatı kurgulanmak istenen kimseler değil, hayatın ta kendisi oturur aslında.

Ama, görebilene tabii.

Hayat mühendisleri bunu asla farkına varmazlar ve yollarına devam ederler, hayatın gönderdiği işaretleri okuyamaz, emin adımlarla ve güven içinde hedefe doğru ilerler, ta ki büyük altüst oluşa kadar.

Hayatın kendi evrensel ritmi vardır oysa ve bu ritim de zaten hayatın anayasasına, yani diyalektiğe bağlıdır. Bu alanda insan kendi yasasını ne oluşturabilir ne de uygulayabilir kolayından. Hayat mühendisliği yapanlar başlangıçta bir süre bunun yürüdüğüne inanabilirler belki, herşey yolunda gibi görünebilir hatta, ama bu süreç bazen sadece hayatın onlara tanıdığı geçici bir toleranstan başka bir şey değildir.

Hayat mühendislerinin özgüvenleri tamdır, hayatın uyarıları onlara işlemez pek. Ama hayat yine de onları art arda uyarmaya devam eder, kendi gizli dengelerini hatırlatmak için çabalar durur. Bazen bunu farkına varırlar.. ama hayat mühendislerinin ana malzemesi ‘akıl’dır. Akıl tek güvenilir güçtür.. onun herşeyi çözeceğine; hayatın, işlerine gelmeyen dengelerini bozabileceğine inançları tamdır.

Ama kör bir inançtır bu.

Hayat mühendisleri genellikle iktidara karşı aşırı zaafiyeti olan kimselerdir. İnsanları yönetme peşindedirler hep, ama onları bile, -acıyla da olsa-, hayat yönetir aslında.

Eninde sonunda bir gün, hayatın da sabrı taşar tabii.

Ve “Şah” der.