islam

Oca 122014
 

imagesCAJJKYH7Mezhep, Arapça’da gitmek anlamına gelen “zehebe” fiilinden türemiştir; kelime olarak “gidilen yol” demektir.
İslâm’ın “itikâdî ve amelî sahadaki düşünce ekolleri” diyebileceğimiz mezhepler, dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili tezâhürlerdir.

Siyâsî, ictimâî, iktisadî, coğrafî, tarihî ve benzeri sebepler, dinin anlaşılması planında, belirli fikirlerin ya da şahısların etrafında odaklaşmalara yol açmıştır.

Böylece, din anlayışında yer yer farklılaşmalar husule gelmiştir. Bu farklılaşmaların, zamanla sistematik özellik kazanarak, düşünce ve davranışları etkilemeye başlaması, kurumlaşarak ve sosyal hayatta derin izler bırakarak varlığını sürdürmesi, karşımıza “mezheb” olgusunu cıkartmaktadır.

Müslümanlar, Hz.Muhammed’in vefatından sonra, muhtelif sebeplerle, dini farklı anlamaya, farklı görüşler üretmeye başlamışlardır. Bu farklılaşmalar, mezheplerin oluşumunu hazırlayan sürecin ilk aşaması olarak alınabilir. Her insan başlı başına bir dünya olduğuna göre, din anlayışında özgün bir boyut kaçınılmazdır. Üstelik bu özgün boyut, sevgi, saygı ve hoşgörü ortamında muazzam bir zenginlik saglayabilir.

Ancak, insanın sosyal bir varlık oluşundan kaynaklanan doğal örgütlenme arzusu, siyaset, ekonomi, sosyal değişme, kısaca insanın yapısından ve içinde yaşadığı koşullardan kaynaklanan birtakım sebepler, farklılaşma ile başlayan süreci, kurumlaşma aşamasına doğru sürüklemektedir. Sonuçta, ortaya, sayıları binlere ulaşan mezhepler çıkmaktadır.

İslâm Düşünce Tarihi’nde, mezheb dendiği zaman, hem siyasî ve itikâdî nitelik taşıyanlar, hem de fıkhî, amelî nitelik taşıyanlar anlaşılmaktadır. Özellikle Türkçe’de, mezhep, her iki alanı da ifade etmek için kullanılmaktadır.
Arapça’da, siyâsî ve itikâdî alandaki farklılaşmalar daha çok “fırka” kelimesi ile ifade edilmektedir.
“İki şeyi birbirinden ayırmak,birinin diğerinden farklı olduğunu ortaya koymak” gibi anlamlara gelen “fereka” kökünden türeyen “fırka” kelimesinin,bir anlamda,”Müslümanları ayrılıklara düşüren inançları ve kütleleşmelere ön ayak olan fikirleri yermek ve kötülemek için” kulanıldığı söylenebilir.

Hz.Muhammed’in sağlığında, sadece Müslüman insan vardır; herhangi bir mezhep, tarikat, cemaat ya da din anlayışını merkeze alan bir zümreleşme, bir örgütlenme söz konusu değildir.

Hz. Muhammed’in vefatını müteakip, siyasî görüş ayrılıkları, kabilecilik, çıkarlar, İslâm’ın yayılma sürecinde karşılaşılan yeni kültürler, sosyal değişme, din anlayışında doğal olarak ortaya çıkacak olan farklılaşmaların kurumlaşmasına yol açmıştır.
Daha sonraları “mezhep” adını alan bu oluşumlar, dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili tezahürlerden ibarettir. Bir başka ifadeyle, mezhepler, din değil; dinin anlaşılma biçimleridir.

Mezhepler dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili tezahürler olduğu için, her ne sebeple olursa olsun, mezhep ve din kavramlarının özdeşleştirilmesi mümkün değildir. İslâm dini ilahî bir dindir. İslâm’ın anlaşılması planında ortaya çıkan her türlü oluşum insan ürünüdür, beşerîdir..

Beşerî nitelik taşıyan bütün olgu ve oluşumlar, tabiatı gereği, her türlü tahlil ve tenkide açık olacağı için, her ne sebeple olursa olsun, dinin anlaşılma biçimlerinin din gibi mütalaa edilmesi, geleneğin din haline getirilmesi, dinin etkinlik alanının daraltılması anlamına gelecektir. Bu durum, din anlayışının geçmişe göre şekillenmesine yol açacağı için , İslâm’ın evreselliği ile bağdaşmayacaktır.

Dört büyük Mezhep Imamlari
Imam-i Âzam Ebu Hanife
Imam-i Sâfii
Imam-i Hanbeli
Imam-i Mâlikî

H.Onat

Nis 122012
 

“Tarih göz yaşartan ıstırabına rağmen yaşanmadan geçilmez ama cesaretle karşılanırsa yeniden yaşanmayabilir.” *

İçinden geçtiğimiz anın farkında mısınız? Yoksa ürpermeden bir şey yokmuş gibi davrananlardan mısınız? Lanetlenmesi için binlerce fitil ateşleyenlerin, o çizimin hangi süreç sonunda doğduğunu bir kez bile dile getirmediği yaylım ateşin altından geçiyoruz Sahiden bütün bunların nedeninin karikatür olduğunu düşünüyor musunuz? Bu kadar aptal olabilir misiniz yoksa sizde bu tehlikeli iki yüzlülüğün bir parçası olduğunuz da , kara geçenlerden misiniz?

Gelecekle ilgili endişeler yaşarken, saldırı emri yerine bize yapılan saldırıları karşılamak için vakur ve her türlü olayın derinlerini sorgulamanın görevimiz olduğunu ve bu görevden çekilmeyi reddetmenin geleceğin ümitlerini yeniden cesaretlendireceğini hatırlamamız gerekirdi. Öyle olmadı. Çünkü cesaret aynı zamanda linç edilme, lanetlenme riskini de getiriyor.

Herkes hoşgörüden, değişimden, bağışlamadan ve paylaşmadan söz eder. Bunlar, söylendiğinde dayanılmaz bir itibar getiren, dinin sihirli sözcükleridir.

Ama değişmesi , bağışlaması, paylaşması gereken biz isek, durum ansızın değişir. Çünkü, biz sihirli sözcükleri kullanırken karşımızdakini kastederiz. Karşımızdakinin bizim hassasiyetlerimize baş eğmesini..

Avrupa’da işler çok zordur. Bir şeyi gerçekten yapmak zorundasınızdır. Gerçekten düşünmek, gerçekten icat etmek, gerçekten çalışmak, gerçekten ahlaklı olmak mecburiyetindesinizdir. Bütün bunları yaparken de dini bütün biri olmanız koşul değildir.

Müslüman dünyada işler çok kolaydır. Müslüman dünyada hiçbir şeyi gerçekten yapmanız gerekmez. Kızınızı mirastan mahrum ettikten sonra hacca giderseniz sıkı mümin kabul edilirsiniz. Kendi vicdan ve adalet sınavından geçmemiş olmanızın önemi yoktur. Çevreniz imanınızı test etmişse mesele yoktur. Mesela hırsızlık ve başkalarını dolandırmanın bir sorun olduğunu sanmıyorum İslam’da. Çünkü çok yetkili bir diyanet görevlisi yolsuzluk sicili şeffaf birisini , çocuklarına oruç ve namazı mecbur tuttuğu için kutsamakta beis görmedi ( Özellikle Cuma namazlarını..) Böylece İslam’ın eğitimli din büyüğünden yolsuzluk dolandırıcılık günahlarının, çocuklarını Cuma namazına gönderince telafi edildiğini öğrendim.

Bir açık oturumda Diyanetin en üst yetkililerinden biri , “Dinimize reform öneriyorlar, bu asla olmayacak!” diyordu?

Oysa inançları her şeyden önce gelen samimi bir din adamının bütün riskleri üstüne alıp, cesaretle İslam’ın ne olmadığını bize açıklaması gerekirdi.

Reform önerisi isteği İslam’a mı, Müslümanların davranışlarına mı? Müslümanlar sahiden bu dini hak ettiklerine inanıyorlar mı?

Daha geçen yıla kadar Avrupa’nın bütün demokratları Bush’a karşı Müslümanlarla kol kola güçlü topluluklar olarak yürürken şimdi neden Müslümanlar Taliban grupları olarak kendi başlarına ve bir nefret çemberi gibi yürüyorlar. Bunu sormak Din adamına düşmüyor mu?

Yoksa İslam dini bütün bunları kabul mu ediyor? O halde bize neden bütün ortak toplantılarımız da İslam bu değil, dediniz? İslam bu değilse ne, sorusunun cevabını beklerken, yeni cihad fetvaları İslam dünyasını kuşatan kabusu onarabilir mi? Bedenimiz sağ çıksa bile ruhumuzun bu dünyevi kıyametten sağ çıkması mümkün mü?

Tam da şimdi dindarların, nelere önem verdikleri, hangi konuları iyileştirmek istedikleri ve anlayış farklarımızın giderilmesi hakkında bizi bilgilendirmeleri gerekmiyor mu?

Yeniden içimizi dolduran ve bize daha büyük bir şeye ait olduğumuz duygusunu uyandıran ama bu duyguyu yakıp yıkarak, Konya’da başı açık gazeteciyi linç etmek isteyen, İstanbul’da kesmek isteyenlerin müminlik karne notlarını bilmemiz gerekmiyor mu?

Müslümanların karar vermesi gerekiyor; Kul eli ile tuğla tuğla örülen dünyevi kıyametin ısısı yüzlerine vurduğu bir sırada, gözü dönmüş bir hırsla sadece güce, zenginliğe ve itibara erişmek için kalan her türlü değeri yerlerde çiğnerlerken, sahiden inandıkları dinin bir çok emrinin nasıl da eksik kaldığını görecekleri anlara çok geç kalmış değiller mi? İslam güruhların değil çok yüksek bir amaçları olan müminlerin dini değil miydi?

Yarın hiç bir sınırlama koymadan alabildiğine doğurduğumuz çocuklarımızın daha iyi bir hayat yaşamasını için bugün daha çok cesur olmak mecburiyetinde değil miyiz?

En yürekten kabul ettiğim, değerlerde değişmenin çok uzun bir zamana ihtiyacı olduğudur. Ama çok uzaktaki değişim hedefi için hiç değilse berrak bir rotanın ortaya çıkması için, mevcut durumu iyi algılayıp, hedefleri namusluca koymak gerekmiyor mu?

Bir toplumun ruhsal sağlığı daima ekonomik sağlığından öndedir. Ve ruhsal sağlık, ekonomik sağlık gibi maliyette gerektirmez. Sorunlar karşısında cesur, vakur ve namuslu olmamız yeterlidir.

Doğru ile takas edilmeyecek hiçbir sorun yoktur.*

A. Önal.