yasam

Haz 052014
 

imagesCAGYK0HOtutunmaya ugrasma sarp kayaliklarin kayganligina
kendini bir kayakekigi kayaardici sanma
kayakertenkelesine kirlangicina kanma
parcalanir ellerin kan dolar avuclarina
birak kendini asagilara
ucarsin
ucamazsin
kanatlarin var ya da yok
ne farkeder
ardic kesilir
kekik serpilir
bir ömür boyunca
zaten bosluktasin

bir daha yasanmaz sanma biten asklarin ardisira
gagalarinda ölü otlar tasiyorlar
bak yuva kuran kuslar
yüregin kefen olmaz acilara
unutmak yazgidir insana
tükenir yeminlerin
kozasinda ölü birer tanridir kehanetlerin
dualarina uzanir kanatsiz meleklerin
senin bu yüreginin düstügü düslerin
ne gecmisi vardir ne de gelecegi
hersey sinirsiz bir cizgi
sinir arama
yol bulur
yoldan cikarsin
ne farkeder
tanrilar canlanir
melekler uyanir
bir ömür boyunca
zaten bosluktasin

bir ucundan tutup ta baglamaya calisma
bir yerlere birseyleri
dipsiz uzayda ipsiz dönerken dünya
senin dimagina sigmasa da
tutunacak bir kuru dalin olmasa da
bosalt iplerini
ister kopsun
ister dolansin yildizlarin efendisinin ayaklarina
ne farkeder
canindaki nefes bile sadik kalmaz iken ruhuna
gözyaslarin bir köle olmaz kendi kökünü cürüten
korkma kestane gülüslerinden
kacirma
yüregin her mevsim taze bögürtlen
ne farkeder
gök kararir
dip aydinlanir
bir ömür boyunca
zaten bosluktasin

M. Kayalı.

Oca 052014
 

imagesCAJAYZH3Yasamda yaradılıslarından gelen zekalarını bilğiyle donatarak ortaya cıkardıkları buluslarını ..fikirlerini.. tecrübelerini toplumla paylasan ve yasadıkları döneme ciddi etkileri olan ..sonrasındada anıldıkları bir sözleri yada kısa bir dipnot gibi bilinen yasamları..ile düşünen..sorgulayan..dogru cevapları arayan bu özel insanlar..cogu kez unutulmuslardır..

Ben onlara kısaca ”iz bırakanlar” diyorum..her ne kadar izlerini kaybetsekte..hatırlamasakta..hatta farketmesekte ..

Kendi adıma bu konuda cok kısıtlı olduguu düşündüğüm bilğimin ..az da olsa bu sayede degisecegini umuyorum..ve bana bu konuda yardımcı olan..farketmemi saglayan arkadasımada tesekkür ediyorum..

Haz 172013
 

imagesCA0DZVF4Yaşam dinamik ve geleceğe yönelik, sürekli devingendir.

Bugün dünden farklıyken, yarınlar da yaşadığımız günlerden farklı olacaktır kaçınılmaz olarak. Yarınlara ulaşma çabasındaki insanın bakış açısı, özellikleri ve uygulamaları da farklı olacakken; gelişmeler, değişikliklerle birlikte yaşamları yönlendirecektir.

Gelişme adına yarınlara hazırlanırken, planlama ve uygulamalar bireylerin tamamını kapsama alanına alarak genişleyebilmelidir.

Eğer bunu insandan başlayarak, insanlık olarak yapamazsak, gelecek tüm insanlığı kapsayamayacaktır.

Sorunlar ve koşulların gerektirdikleri arasından hangilerinin öncelikli ve zorunlu olduğunu belirlemek, çok da zor değildir.
İnsan ve insan adına yapılması gerekenlerin zorluk dereceleri, teorik olarak sıfıra yaklaştırılabilir. Bakış açılarından başlayabilir; amaç ve yapılacakları içeren bilgi-donanım-becerilerle bütünleştirilip, olmazsa olmaz insani özelliklerle tamamlanabilir.

Yapan ya da bozan, çevreyi kendince nedenlerle biçimlendiren canlı türü, insandır. Gezegenin efendisi insan… Akıllı ve düşünen, akıl ve düşünmeyle birlikte benzeri tamamlayıcı özellikleri, diğer yaşam örneklerine bırakmayan insan…

Yararcılığın tek yanlı, “ben” üzerinde hızla yükselen bakışı her geçen gün yayılmakta ve yaşamları alt-üst eden krizlerden krizlere sürüklemektedir, krizsiz yaşamayı amaçlayan insanlığı…

Yayılmacılık, ardına takılanların neredeyse geometrik olarak çoğalmasını, bu çoğalım da bazen sayısal üstünlüğün koşulsuz belirleyici olduğu yanılgısını öne çıkarmaktadır.
Sayısal üstünlüklere yüklenen koşulsuz belirleyicilik özelliği, amaçlara bağlı olarak tuhaf, hatta tuhaf ötesi uygulamalarla, sonuçlara neden olmaktadır.

İkinci bir dili bilmeyen uluslararası temsilcilerden, birkaç ilaç adı bilmekle doktor olduğunu zannedenlere kadar, hemen her meslek grubu ve uğraşıların arasında örneklerine sıklıkla rastlanmaktadır.

Bu rastlantılar giz değilken, belki ilgilenmeyip varlıklarını bilmeyenler(!) olabilir. Ancak örneklerin var olmadığı anlamına gelmez bu ilgisizlik ve bilgisizlik durumları.

Belki de varlıklarının bilinmesini ister “ben yaptım oldu” cümlesiyle; iz bırakmadan yok olup gitmek korkusunu kendisinden bile saklamaya çalışan, o çok bazı örnekler.

Böylece, kuşkusuz gezegenin en akıllı canlısının yolu bir olan aklı, yolunu şaşırır. Yolunu ararken ulaşabileceği her akılda arar yolunu…

Akıl yolunu arayıp öne, olması gerektiği yere çıkmaya çalışırken; akıllılar(!) çıkar öne, en öne. Ardına takılanların koşulsuz(!) itelemeleriyle yetinmeyip, yüreklendirmeleri arasında… Ki hemen her dönemin etkinlerini yüreklendirmeye çalışanların, çoğunlukla çıkarlarını korumaya ve olabildiğince çoğaltmaya çalışanlar olduğu da bilinen, ancak bilinmiyormuş gibileridir de aynı zamanda…

O akıllar, ısrarcı ve dayatmacı özellikleriyle doğru ve yanlıştan başlayarak, geniş anlamda yarınları gerektiği gibi planlayamayışların önündeki en büyük engeller olabilmektedir.

Örneğin yetersiz ve kısıtlı yaşam alanlarının art arda beton ve benzerleriyle plansız-programsız binalarla doldurulup otoparklara dönüştürülmesini; yalnız güncel hareketliliğini ölçü alarak gelişme olarak görmek, biçimle özü karıştırmaktır.

Otoparklarla benzerleri yeşil alanlara değil, insanların yaşam alanlarının ciğerlerine yapılıyor da demektir, aslında.

Ciğerleri olmayan insan için yaşamın anlamı nedir? O aşamada bu sorunun anlamı yokken, insan yaşamının doğrudan bağlı olduğu ciğerlerin insanlarca ve öyle pek de düşünülmeden art arda yok edilmesi, tam bir açmazdır.

Golf sahaları, oteller, oto parklar ve farklı amaçlar için binalarla insan uygarlığı için gerekenler, aynı kalmamak adına yapılacaktır elbette.

Sorun yapılmaları değil, yapıldıkları yerlerden başlayarak hangi amaçlar için ve nasıl yapıldıklarıdır, çoğunlukla.

Burada söz konusu olan çevre, genel olarak mavi rengin de yakınlarındaki, yeşil rengiyle öne çıkan alanlarla sınırlı da değildir. İnsan yaşamının bugünlere ulaşmasına izin verirken, gelecekte de var olabilmesi zorunlu olanların bütünüdür.

Yaşamın her alanındaki, yönetimden uygulamalara uzayan örneklerin çoğunluğu, düşünmeyip sorgulamadan ardına takılmaların “bana da ver, gerisini boş ver” çıkarcılığının haklılıktan uzak, amansız işbirliğidir.

Aynı kalmamanın, gelişme zorunluluğunun tek yanlı ve yönlü, dönüşsüz yolculuğudur.

Çok uzak olmayan gelecekteki bir gün, dünya kaynakları yaşamları karşılamada zorlanacaktır. Özellikle de kaynaklar ve nüfus dengelerinin örtüştürülemediği düşünülürse, gelecekte sıkıntılarımız daha da büyüyebilecektir.

Hoş bugün bile var olan kaynak ve olanaklar, insanlar arasında daha dengeli ve adil dağılmış, dağıtılmış olsaydı, yarınlarımıza daha iyimser ve insani bakabilecektik. Ancak ve ne yazık ki dünyanın kaynak ve olanakları, insanlar arasında dengeli ve adil dağılmamış, dağıtılmamıştır.

Daha önemlisi, etkin-yetkin olunca farklı olmayan çoğunlukların dengeler ve adil dağıtımlarla ilgilendiğini söylemek; en azından yaşadığımız günlerle yıllarda, özellikle de ülkemizde olanaklı değildir.

Bu durumda, kaçınılmaz olarak büyük evimiz gezegenimizin çok uzak olmayan gelecekte insanlık için yeterli olmayacağı söylenebilir.

İşte o günlerde, şimdiden yeni arayışların ardına düşenler, kendi kendinin sonunu getirmeyip, önleyemeyeceği bir felaketle karşılaşmadıkça; dünyanın da mikro bir parçası olduğu uzaya açılıp, yeni yerlerde yaşayabileceklerdir.

Araştırmalardan uzak, bilgi temelsiz ve bir anlamda yalnız biyolojik olarak yaşayanlar, onların arasında olamayacaktır.

Dahası, o günlerde artık zor yaşanılacağı düşünülen dünyadaki varlıklarını sürdürebilecekleri de kuşkuludur…

Kendisine yetenleri koruyup geliştiremezken, üretimleri unutup sürekli dışarı bağlı olmayı akıl zannedenlerin yaptıklarıyla yapmaya çalıştıkları, geri döndürülemeyecektir. Pişmanlık bile duyulamayacak ölçülerde hasarlara neden oldukları, o günlerde son kez görülüp, anlaşılabilecektir…

Söylenip-yazılması hoş olmayıp, duyulmak istenmeyen gerçekler görmeyi amaçlayan gözler önündeyken; belki insanlık tarihine onlar adına küçük bir not da düşülecektir: “Bir zamanlar yaşadılar…”

11 Kasım 2010, İstanbul
Ertuğrul Asım Öztürk

Mar 192012
 

gölgenizle konuşabildiğiniz bir saat
boyunuzu ölçün, eninizi ölçün
küçülüp düşebilirsiniz
en yuvarlak gününüzün ortasına
parmak atıp tad almayan duyularınıza
kusun kendinizi

bir kaç kavanoz
başkalarının acılarından serpin üzerinize
ihtimal ısınabilir yüzünüz
sorun o an kendinize
kaç dereceye kadar üşütüldüğünde
katılaşır yüreğiniz

bir bir fırlatıp atın yaşam belirtilerinizi
bedeniniz su almakta
ihtimal bulunabilir tavanda can yelekleri
siz yine de düşünün
ne kadar sürükleyebilecek güçtedir
beyin kaslarınız cesedinizi

ya da tam orada
öylece
güneşe çevirin yüzünüzü
uzak durun gölgenizden

ihtimal gün olur örter güneşi
kendi cesedinizi teşhiste…
zorlanabilirsiniz o gün

Sevgi Köse.

Oca 142012
 

Genel doğrulardan kuşkulanmaz mısınız hiç? Doğruluğuna karşı çıkılamayacak kadar kesin görünen şahsiyetli doğrular…Genel doğrular… Asla vazgeçemeyeceğimiz genel referanslarımız… Onlara bayılırız. Toprağı bol olsun Aristo da çok severdi onları. Biz Aristo’yu da çok takdir ederiz. Bilhassa ‘aile’ ve ‘devlet’in gerekliliği üstüne söylemlerini, insanın karşısına güçlü kurumlar çıkması gerektiğine olan inancını yürekten destekler, onun ‘kurumcu’ yanını her zaman örnek alırız.

Biz duyduğumuz her genel doğruyu pek sorgulamadan onaylar ve onaylatmaya çalışırız. Bunun için de haklı nedenlerimiz vardır aslında. Doğduğumuz andan itibaren genel doğrularla beslenip büyütülürüz; tartışılamayacak kadar kesin doğrular…’erdemler’ ve ‘ilkeler’e sığınıp pompalanan genel doğrular, hayatımızın pusulası haline geliverir. Bazen içimizden biri çıkıp da, genel yanlışlardan söz edilmeyen bir dünyada bizi kuşatan genel doğrular üstünde durup düşünecek olursa, pusulayı şaşırdığını söyleriz.

Çok şükür her konuda genel doğrularla beslenip serpilmiş çok yerinde fikirlerimiz vardır. Bize konu verin, şipşak analizini yaparız. Senteze pek itibar etmeyiz ama analizi pek sever, sorunların adını hemen koyarız.

Ama buna rağmen neden canımız sıkkın hiç anlamıyorum!

Söylemler, yorumlar, yazılar, demeçler…Okuruz, dinleriz, izleriz, gayet doğru gelir bize. Aşkolsun ne kadar sağlam bir analiz, ne keskin bir kalem, ne isabetli görüşler diye düşünür hayranlık duyarız. Ama analiz tutkunu bu şahıslar, sentezsiz analize tutkun olduklarından, analizden başlayıp, analizde kalırlar çoğunlukla. Biz de şaşırıp dururuz; bu kadar doğru konuşan, doğru yazan, görüşü kuvvetli şahıslar var da neden hâlâ canımız sıkkın?

Bir sorun mu var?

Derhal bin bir çeşit televizyon programında analiz masasına yatırılır, enine boyuna incelenerek genel doğrular uygulanır ve sorunun iyileşmesi beklenir. İyileşmezse aynı operasyon, başka analizci genel doğrucular tarafından farklı masalarda, aynı yöntemlerle soruna uygulanabilir. Beklenen iyileşme yine gerçekleşmezse sorun çürümeye bırakılır ve zamanla unutulur sanılır. Ama çürümeye bırakılan hiçbir şey kendini unutturmaz. Yaydığı hidrojen sülfür kokuları çevremizi sarmaya başlar. Önce nedenini bilemediğimiz bir rahatsızlık duyarız belki, sonra acıya dönüşebilecek bir rahatsızlık…Çünkü genel doğrular, sorunlara çözüm getirmek yerine çoğunlukla kamufle eder onları. Her sorunun ayrıca kendine özgü bir çözümü vardır içinde oysa. Belki de genel bir kafanın, yaklaşmakta zorlanacağı kadar kendine özgü naif çözümler…

Bir buhrana kapılmış gibi durmadan analiz yapıyor, her şeyi enine boyuna inceliyor, keskin tespitlerde bulunuyoruz. Aslında biz her şeyi biliyoruz.

Peki, ama neden hala canımız sıkkın?

Sanki bir sağanak altındayız. Yağmur yağıyor, yağmur yağıyor diye bağrışıyoruz ama bu arada sırılsıklam ıslanıyoruz, hiç kimse şemsiye açmıyor. Doğduğumuz andan beri bize öğretilen genel doğrular, neden üzerimize yağanlardan korumuyor bizi?

Televizyon kanallarından, siyasetten, gazete köşelerinden, dergilerden, hayatın her köşesinden genel doğrular saldırıyor.

Ama neden biz yine de kendimizi bir türlü iyi hissedemiyoruz?

İnsan bir sistem içinde gönüllü olarak var olduğunda ve kendini ‘yeniden-üretme’ sürecinin dışında bulduğunda, genel doğrular vaaz eden, genel bir kafaya dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Hangi disiplin, hangi üretim ya da duygusal durum içinde olursa olsun, insan kendini ‘ciddi’ye aldığı anda, bu dünyada durabilmesi için genel doğrulara sığınmak zorunda kalıyor çünkü.

Kendimizi daha az ciddiye almayı deneseydik, daha mı az canımız sıkılırdı acaba diye düşünüyorum.

P.Barısda